25 Kasım 2017 Cumartesi

Satılık Kitaplar

Kitaplarımın satılık olduğunu haber veren bir önceki yazıyı kaldırdım, çoğu satıldı, kalanları tekrar yeni bir yazı ile paylaşıyorum. Yanlarındaki fiyatları da kaldırdım. Almak isteyen kendi fiyat belirleyip yazabilir. 

PTT kargo ile alıcı ödemeli gönderiyorum. Önceliğim mecburen satmak ancak fiyat indirimi ve takas tekliflerine de açığım.



- Katip Bartleby (Herman Melville)

- Günaydın Hüzün (Françoise Sagan)

- Gettyimages Fotoğraflarla 100 Yılım Sosyal Tarihi (10 Kitap) 

- Beyefendiler (G.M.Tavares)

- Mavi Melek (Heinrich Mann)

- Martin Eden (Jack London)

- Çoluk Çocuk (Patti Smith)


- Iza'nın Şarkısı (Magda Szabó)

- Muhteşem Gatsby (F.Scott Fitzgerald)

- Factotum (Charles Bukowski)

- Film Anlatıcısı Kız (Letelier)

- Büyük Balık (Daniel Wallace)

- Kuşlar (Tarjei Vesaas)

- Doğu'nun Limanları (Amin Maalouf)

- Matilda (Roald Dahl)

- 6:27 Treni (Jean-Paul Didierlaurent)

- Biz (Yevgeni Zamyatin)

- Guguk Kuşu (Ken Kesey)

- Kara İstanbul

- Kara Brookklyn

- Kara Manhattan

- Büyük Uyku (Raymond Chandler)

- Malta Şahini (Dashiel Hammett)

- Kumsaldaki Timsah (Elizabeth Peters)

-  Kar Kurdu (Glenn Meade)

- Buz Kapanı (Glenn Meade)

- Yüz Karası (J.Holt)

- Leyleklerin Uçuşu (J.C.Grange)

- Beyoğlu Rapsodisi (Ahmet Ümit)

- Patasana (Ahmet Ümit)

- Sis ve Gece (Ahmet Ümit)

- Sherlock Holmes (Açıklamalı Notlarıyla, 1.Cilt)

- Monte Cristo Kontu (Alexandre Dumas)

- Uğultulu Tepeler (Emily Bronte)

- Frida (Hayden Herrera)

- Kitapçı Dükkanı (Esmahan Aykol)

- Kelepir Ev (Esmahan Aykol)

- Nisan Şenliği (Lindsey Davis)

- Doktor March'ın Dört Oğlu (B.Aubert)

- Katilin Şeyi (Algan Sezgintüredi))

- Katilin Uşağı (Algan Sezgintüredi)

- Katilin Şahidi (Algan Sezgintüredi)

- Maktulün Şansı (Algan Sezgintüredi)

- Sisters Kardeşler (Patrick de Witt)

- Kapalıçarşı Cinayeti (Esra Türkekul)

- Roma'da Yedi Cinayet (Guillaume Prevost)

- İnka Altını (Clive Cussler)

- Galiz Kahraman (İ.O.Anar)

- Puslu Kıtalar Atlası (İ.O.Anar)

- Vurun Kahpeye (H.E.Adıvar)

- Menekşe İstasyonu (Atilla Atalay)

- Mino'nun Siyah Gülü (Hüsnü Arkan)

- Prater'in Menekşesi (C.Isherwood)

- Altın Gözlük (G.Bassani)

- Çerçeve (Rachel Cusk)

- Adem'le Havva'nın Güncesi (Mark Twain)

- Tek Başına Bir Adam (C.Isherwood)

- Bir Parmak Bal (Ian McEwan)

- Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları (Adelle Waldman)

- Beni Asla Bırakma (Kazuo Ishiguro)

- Otel Francfort (David Leavitt)

- Yengeç Dönencesi (Henry Miller)

- Dur Bir Mola Ver (Tom Robbins)

- Filin Yolculuğu (Jose Saramago)

- Heidi (Johanna Spyri)

- Hafiyenin El Kitabı (Jedediah Berry)

- Bay Mozart Uyanıyor (Eva Baronsky)

- İmza Toplayan Adam (Zadie Smith)

- Karasevdalılar (Javier Marias)

- Kafamda Bir Tuhaflık (Orhan Pamuk)

- Yaşam Kullanma Kılavuzu (Georges Perec)

- Seksen Günde Devrialem (Jules Verne)

- Başka Bir Ülkede (David Constantine)

- Şampiyon (Jack London)

- Dövüş Kulübü (Chuck Palahniuk)

- B, Bira (Tom Robbins)

- Vahşi Şeyler (Dave Eggers)

- Teatral Bir Roman (Mihail Bulgakov)

- Mantissa (John Fowles)

- Abanoz Kule (John Fowles)

- Yabana Doğru (Jon Krakauer)

- Her Şey Aydınlandı (J.S.Foer)

- Kağıt Kız (G.Musso)

- Oblomov (Ivan Gonçarov)

- 1000 Muhteşem Resim

- 100 Yılın Yönetmeni

- Woody Allen (R.E.Kapsis ve K.Coblentz)

- Charlie Chaplin (K.J.Hayes)

- Gizli Bahçe (F.H.Burnett)

- Kukla Ustası (Joanne Owen)

- Sevgili Düşmanım (Jean Webster)

- Pinokyo (Carlo Collodi)

- Almanca Dersi (S.Lenz)

- Muhacir Olmak da Varmış  (Bahaeddin Demir Aydın)

- Siyaset Yazıları (İsmail Cem)

- Kumarbaz (Dostoyevski)

- Watership Tepesi (Richard Adams)

- Korkma İnsancık Korkma (Turgut Özakman)

- Bugün Bize Kim Geldi (Sezgin Kaymaz)

- Dorian Gray'in Portresi (O.Wilde)

- Mucizeler Kenti (Eduardo Mendoza)

- Tarçın Kokulu Kız (Jorge Amado)

- Şeker Portakalı (Jose Mauro de Vasconcelos)

- Koku (Patrick Suskind)

- Acı Çikolata (Laura Esquivel)

- Kutsal Gece (Tahar Ben Jelloun)

- Eğrisi Doğrusu (Woody Allen)

- Tekrar Çal Sam  (Woody Allen)

- Annie Hall  (Woody Allen)

- Kontrabas (Patrick Suskind)

- Müzeyyen ile Nezahat (İlhami Algör)

- Rüzgar Gibi Geçti (M.Mitchell)

- Çalıkuşu (R.N.Güntekin)

- Aşk-ı Memnu (H.Z.Uşaklıgil)

- Başucumda Müzik (Kürşat Başar)

- Toplu Oyunları 2 (Yiğit Sertdemir)

- Ruhi Mücerret (Murat Menteş)

- Oğullar ve Rencide Ruhlar (Alper Canıgüz)

- Alper Kamu Cehennem Çiçeği (Alper Canıgüz)

- Karışık Kaset (Uygar Şirin)

- Sanatçı Öyküler (Ishak Reyna)

- Bir Delinin Hatıra Defteri (Gogol)

- Domuzu Kırmak (Etgar Keret)

- Buzda Yürüyüş (Herzog)

- Hırçın Kız

- Gece Güzelliği (Onur Caymaz)

- Romantika (Turgut Özakman)

- İçimdeki Timsah (Ali Poyrazoğlu)

- Tasma (Françoise Sagan)

- Hamlet

- Yabancı Kucak (Ian McEwan)

- Bulantı (Jean-Paul Sartre)

- Washington Meydanı (Henry James)

- Veronika Ölmek İstiyor (Paulo Coelho)

- Yüzyıllık Yalnızlık (G.G.Marquez)

- Bahçe Partisi (K.Mansfield)

- Star Trek / Uzay Yolu (4 kitap)

- Minyatürcü (Jessie Burton)

- Rönesanstan Günümüze Resim Sanatının Öyküsü

- Kayıp Eserler Müzesi

- Refakatçi (Glendon Swarthout)

2 Nisan 2017 Pazar

Mart Notları

Her ay, gelecek yazının daha umut dolu ve keyifli olmasını umarak yazıyorum ancak günler geçtikçe kötüye gidiyor her şey. Girişten anlaşılacağı üzere bu ay da pek parlak haberlerim yok. Gittiğimiz birkaç etkinlik var özellikle ayın ilk haftalarında ancak sonrası bir anlamda ev hapsi gibi. Bazen kendimi tutup olumsuzlukları yazmamaya çalışıyorum ama olmuyor. Hem burası benim günlüğüm değil mi? Hadi o zaman iyisiyle kötüsüyle ayın özetini geçelim.

- Mart ayında birkaç tane tiyatro biletimiz vardı ancak maalesef sadece bir tanesini izleyebildik, Ankara Dt'nin turne kapsamında İstanbul'da oynadığı Yeraltından Notlar. Oyunculuklar çok başarılıydı, bir yerlerde yakalama fırsatınız olursa mutlaka izleyin derim.

- Başka Çarşamba sayesinde Jim Jarmusch'un 2003 yapımı filmi Coffee and Cigarettes'i izledik sinemada. Yıllar önce izlemiş ve sevmiştim ama perdede izlemek kesinlikle çok daha keyifliydi.

- Yine Başka Sinema sayesinde festivalde kaçırdığımız It's Only the End of the World'ü izledik. Xavier Dolan'ın diğer filmlerine bayılan biri olarak bu filmi çok sevdiğimi söyleyemem.

- Kanlıca'da temiz hava, bol kitap sezonumuzu açtık. Artık ikinci evimiz haline gelen çay bahçesinde kulaklığım, kitabım ve kahvemle birlikte kısa süre sonra gelecek ve içinde sevgilinin de olduğu vapuru beklemek en büyük keyiflerimden biri. Fotoğraf da öyle bir günden kalma.

- Bu ayın uzun süredir beklenen etkinliği İstanbul Opera Orkestrası ve David Garrett konseri idi. Biletini haftalar önce almıştık. Kısa ancak keyifli bir konser oldu. Her konserde olduğu gibi telefonunu kapatmayıp sürekli sosyal medyada gezinenler, bütün konseri kayda alanlar ve durmadan konuşanlar bu konserde de rahat durmadılar. Ne desem boş!

- Süreyya Operası'nda Kahve Kantatı'nı izledik. Kesinlikle tavsiye ederim, gelecek sezon sahnelenirse kaçırmayın.

Mart ayının ilk iki haftası böyle geçti. Sonrası dediğim gibi evde, günün büyük kısmında sıkıntı ve ağlama modundaydı. Önceki aylarda hep daha keyifli bir yazı umuduyla bitirdim yazıları ama olmadı. Bu kez hiçbir şey ummuyorum.

3 Mart 2017 Cuma

Şubat Notları


Az etkinlik, bol sıkıntı içeren bir ay daha geride kaldı. Aslında yazılacak çok şey yok ama olanları es geçmemek adına buradayım.

- Şubat ayının en fazla beklenen etkinliği !f İstanbul'du. Ancak yalnızca AVM içinde yer alan ve bizim uzun süre önce protesto edip gitmeyi bıraktığımız o zincir sinema salonlarında olması ve gidebileceğimiz seanslarında film başına belirlenen 22 TL bilet fiyatı nedeniyle festival planlarımızın üzerini çizip alternatif planlar yaptık.

- Bu ay iki oyun izledim. Bunlardan biri Bakırköy Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelenen Gülünç Karanlık diğeri ise Devlet Tiyatroları oyunu olan Giydirici idi. Gülünç Karanlık, uzun süredir peşinde koştuğumuz oyunlardan. Bunun sebebi uyarlandığı kitap ve bu kitaptan esinlenerek çekilen filmi sevmemiz ancak oyun için aynı şeyi söyleyemem. Maalesef aradığımı, beklediğimi bulamadım. Bunun yanı sıra iki saatlik süresine rağmen tek perde oluşu da oyundan uzaklaşmaya sebep olabiliyor. Giydirici ise su gibi akıp giden bir oyundu.

- Çeşitli festivallerde seansları uymadığı için kaçırdığımız filmleri Başka Sinema sayesine izledik yine. Manchester By the Sea, The Salesman ve Moonlight bu ayın filmleriydi. Üçünü de sevdim ancak ilki bir adım önde sanırım benim için. Mart ayının filmleri de açıklandı. Paterson, Neruda ve It's Only the End of the World merakla beklenenler listesinde ilk sıralarda.

- İstanbul Film Festivali için gün saymaya başladık. Şartlar gereği daha kısıtlı bir liste yapacağım ama yine de sabırsızlıkla bekliyorum.

- İstanbul Müzik Festivali programı açıklandı. Gözüme çarpan birkaç konser var ama şimdilik zor görünüyor.

- O değil de az önce sözlükte okudum, Tarkan NY konseri sonrası yaptığı bir paylaşımda yazım hatası yapmış. Tanıyanınız varsa söylesin 3 aylık işsiz Sosyal Medya Uzmanıyım ve şartlarda anlaşırsak hemen işe başlayabilirim!

Şubat Notları ayın kendisi gibi kısa oldu, Mart ayının notlarında uzun uzun gevezelik etmek dileğimle!

5 Şubat 2017 Pazar

Ocak Notları

Aslında Ocak ayına dair yazacak çok fazla etkinlik yok ama buraların boş kalmasını da istemedim. (Sevgilisinin kendisinden önce blog yazısı yazmasını kıskandı!) Ocak ayında hava koşulları ve grip gibi aksilikler nedeniyle çoğunlukla evdeydik. Bol bol dizi izleyip, kitap okuyarak ve UNO oynayarak zaman geçirdik. Dışarı çıktığımızda da genelde kahve içme peşindeydik.

Ocak ayında okuduğum iki güzel kitabı paylaşmak isterim. İlki Kazancakis’ten Zorba diğeri ise Persepolis. Zorba uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi. Hem sevgili hem de ben bol bol altını çizerek okuduk kitabı. Sırada film var en kısa sürede izlemek istiyoruz. Persepolis ise birkaç yıl önce filmini izleyerek haberdar olduğum kitaplardan. Uzun süre aradıktan sonra nihayet Kadıköy’de bulup hemen okudum. Kesinlikle tavsiye ederim.

Bu aralar evde kahve yapmaya başladık, sevdiğimiz kahvecilerden çekirdek kahve alıp deniyoruz. Çekirdekleri öğütmek, kahvenin demlenmesini beklemek ve sonra keyifle içmek her gün sabırsızlıkla beklediğimiz anlardan.

Ocak ayında sadece bir kez film izledik sinemada. La La Land, caz müziği başrole almış bir film. Biz keyif aldık ama sevmeyeni de çok sosyal medyada gördüğüm kadarıyla.

Süreyya Operası’nda Schubert’in eseri Winterreise’ı dinledik. Piyano ve solistler çok iyiydi. Uzun zamandır böyle dinlendirici ve sakin bir konser izlememiştim. Çok iyi geldi.

Bir de bol bol iş ilanlarına baktığım bir ay oldu ve evet hala işsizim.

Şimdilik haberler bunlar, bir sonraki yazının daha keyifli ve dolu olması dileğimle!

30 Aralık 2016 Cuma

Özetle 2016

En sevdiğim şeylerden biridir Aralık ayında o yılın bütününe dair yazmak. Bu yıl maalesef iyi geçmedi ama bütünüyle kötü de değildi, o nedenle güzel şeyleri hatırlamak için yazalım bu yazıyı.

Bu yıl huzursuz geçirilen günlerle doluydu. Küsüp giden arkadaşlar oldu, küsüp küsmediğini bilmediğim herhangi bir açıklama yapmadan gidenler oldu.

Sadece 9 oyun izledik, bu benim şu ana kadar bir yıl içinde yakaladığım en düşük sayı sanırım, 106 kitap okudum, perdede 34 film izledik evde daha fazlasını, yeni kafeler bulduk sık sık, yüzlerce fincan çay ve kahve içtik, defalarca hastane koridorlarında dolaşıp sonuç bekledik, yüzlerce damla gözyaşı döktüm, bir damla gözyaşıma kıyamayan ve sarıp sarmalayan bir adam elimi tuttu ve şükür hala da tutuyor, şans oyunları oynadım ve her defasında hayal kurdum ama hiçbiri olmadı, kavgalar gördüm, barış umdum ama umduğumu bulamadım, bir de işten ayrıldım.

Evet yılın kabaca özeti buydu. Güzel detaylara geçelim artık.

OCAK

- Doğum günümün olduğu ay o yüzden her zaman kredisi yüksek. 2016’da yaşadığım en güzel günlerdendi 6 Ocak.
- Tiyatroda sadece bir oyun izledik, ŞT’den Kısasa Kısas.
- Sinemada iki film izledik, The Hateful Eight ve The Revenant.
- İstanbul Modern sergilerini gezdik. Karlı bir gündü ve müze öncesinde yol üstünde kartopu oynamıştık, çok keyifliydi.
- Kışın ada keyfini yaşamak ve nefes almak için Büyükada turu yaptık.
- Kardeşimle sevgilimin tanışması da Ocak ayında olanlardan.

ŞUBAT

- Fotoğraf çekmek için günübirlik Sapanca gezisine katıldık. Fakat beklediğimiz kadar güzel değildi.
- Ifistanbul sayesinde iki film izleyip festival havası aldık. Filmlerden biri Serçeler diğeri Yeniden Başla idi.
- İstanbul Deniz Müzesi’ni gezdik. Çok keyifliydi. Aynı zamanda İstanbul’da gördüğüm en kapsamlı müze mağazası buradaydı.
- Tiyatroda bir oyun izledik, Ferhangi Şeyler.

MART

- Çoğunlukla Kanlıca’da geçirdiğimiz aylardan biriydi. Sanırım biraz sakinliğe ihtiyaç duymuşuz.
- Sinemada sadece bir film izledik, Batman vs Superman.
- Salon İKSV’de The Dears konserini izledik.

NİSAN

- Daha ilk gününde Ane Brun konserine gittik, keyifli geçeceği ilk günden belliymiş.
- Heybeliada’yı gördük, adadaki en güzel mekan olan Luz Cafe’de keyif yaptık.
- Festival’de birbirinden güzel filmler izledik. (Florida, Apartman Hikayeleri, Hitchcock/Truffaut, Ben Belfast’ım, Aziz Jan, Bir Kadın Bir Erkek, Şehrin Şarkısı ve Brooklyn)
- Festivalde film aralarında bol bol çay ve kahve keyfi yaptık. Tek başıma yapmaktan da hep keyif alırdım, sevgilim de ortak olunca çok daha keyifli oldu.
- Milli Saraylar Resim Müzesi’ni gezdik.

MAYIS

- Tiyatroda festival sayesinde bir oyun izledik, Aslan Asker Şvayk.
- Nefes alma ve fotoğraf çekme amacıyla Poyrazköy ve Sarıyer turları yaptık.
- Diğer günleri ise yine Kanlıca’da neredeyse ikinci evimiz haline gelen çay bahçesinde geçti.

HAZİRAN

- Ayın tek önemli ve sabırsızlıkla beklenen olayı Sigur Rós konseriydi sanırım.
- Sinemada iki film izledik, Belgica ve Me Before You.
- Fotoğraf çekmek için vapurla Anadolu Kavağı turuna katıldık, sıcağa rağmen keyifliydi.
- Diğer günler aynı Mayıs ayında olduğu gibi sakin geçti.

TEMMUZ

- Uzun yıllar sonra ilk kez piknik yaptık.
- Sinemada The BFG, Remember ve Jason Bourne izledik.
- Sıcağın etkisiyle genelde huysuz ve hareketsiz geçen bir aydı.

AĞUSTOS

- Yılın kredisi yüksek diğer aylarından biri. Hem sevdiceğin doğum günü hem de onunla tanıştığımız gün bu ayda. İki özel günü de keyif, aşk, huzur ve kahkaha dolu geçirdik şükür. Ayın diğer günleri ne kadar sıkıcı ise bu iki gün tam tersi hareketliydi.
- Sinemada Cafe Society izledik.
- Fotoğraf çekmek ve nefes almak amacıyla Kuzguncuk ve Gülhane turları yaptık.

EYLÜL

- Sinemada Finding Dory ve Muhteşem Yedili izledik.
- Büyükada gezisi yaptık bir kez daha.
- Ayın favori etkinliği Koç Müzesi’ni gezmekti. Tabi öyle büyük ve dolu bir müzeyi bir günde gezip bitirmek mümkün olmadı, tekrar gitmeyi düşünüyoruz.

EKİM

- Daha ilk gününde tiyatro sezonunu açtık ve Moda Sahnesi’nde Torun İstiyorum isimli oyunu izledik. İzlediğimiz diğer oyun ise DT’den Profesyonel idi.
- Sinema açısından da oldukça hareketliydi. Festival ve Başka Sinema sayesinde güzel filmler izledik. Elveda Berlin, Little Men, I Daniel Blake, Pastoral Amerika, Swiss Army Man, Frantz, Three Generations ve Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları ayın filmleriydi.
- Kahve Festivali’ne gittik. Yorucu ama keyifliydi.
- Burgazada ve Ağva gezilerinde hem kafa dinledik hem de fotoğraf çektik.
- Foto İstanbul tarafından düzenlenen “Dur ve Bak!” isimli sergiyi gezdik.

KASIM

- Ayın ilk filmi festivalde kaçırdığımız Julieta idi, çok güzeldi. Bir diğer izleyip bayıldığımız film ise Arrival oldu. Bir de Başka Sinema kapsamında Albüm’ü izledik.
- Tiyatroda iki oyun izledik. Tiyatroadam’dan İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? ve ŞT’den Aldatma.

ARALIK

- DT’den Erkek Parkı ve ŞT’den Hayal- Temsil’i izledik sahnede. Özellikle Hayal-i Temsil muhteşemdi.
- Salon İKSV’de Emiliana Torrini konserini izledik. Enerji dolu bir konser oldu iyi geldi.
- Sinemada Allied ve Rouge One: A Star Wars Story izledik.
- Ayın önemli olayı ise işten ayrılmam oldu. Şu an işsizim.

Yeni yıl için en önemli ve ihtiyaç duyduğum dileğim huzur ve sağlık. Gerisi bir şekilde geliyor sanki.
Mutlu yıllar olsun!

10 Aralık 2016 Cumartesi

Hızlandırılmış Kasım Notları

Artık ne kadar tembel olduğumu bildiğinize göre o kısmı geçerek başlıyorum Kasım notlarına. Biraz sıkıntılı, sancılı, hastalıklı bir ay geride kaldı şükür! Aralık ise güzel başladı ve umarım böyle devam eder. Tüm sıkıntılara rağmen sevdiğimiz şeylere, imkanları zorlayarak da olsa zaman ayırdık elbette.

Başımızın tacı Başka Sinema sayesinde iki film izledik. İlki çok merak ettiğimiz ve seansı uymadığı için Filmekimi’nde kaçırdığımız Julieta diğeri ise Albüm’dü. Julieta enfes ve hüzünlü bir tat bıraktı, kesinlikle tavsiye ederim. Albüm için ise hislerim karışık. Yönetmen güzel noktalara değinmiş ancak sanki anlatmak istediği her şeyi, vermek istediği tüm mesajları tek filme sığdırmaya çalışmış gibi bir his bıraktı bende.

Fotoğraf Rexx sinemasının olduğu sokaktaki küçük bir kahveciden. Sevdiğim ve tekrarlamaktan keyif aldığım, etkinlik öncesi anlarından biri. Julieta’yı beklerken çekmiştim, burada da dursun bence.


Sinemada izleyip bayıldığım bir diğer filmi de eklemek isterim, Arrival. Bildiğimiz uzaylı filmlerinden çok farklı, hatta bundan ziyade dil, zaman ve duyguları konu edinen bir bilim kurgu idi. Çok sevdik efendim hararetle tavsiye ederiz. Filmden çıktıktan sonra film üzerine konuşmaktan da çok keyif alacaksınız diye tahmin ederim. (Filmden çıktığımda hislerimi çok daha net ve iyi anlatmıştım ama üzerinden bir ay geçince unutuyor insan tabi.)

Tiyatro için çok verimli bir ay değildi. Tiyatroadam ekibinin sahnelediği Ivan Ivanoviç Var mıydı, Yok muydu? ve ŞT’den Aldatma isimli oyunları izledik. Ben iki oyunu da sevdim.

Kitap konusunda da verimli değildik bu ay, bence Aralık ayında bunu da telafi ederiz.

Şimdilik bu kadar. Başta da dediğim gibi sıkıntılı bir aydı, ancak en azından yaptıklarımızı not almak istedim o yüzden kısa da olsa yazdım. Umarım bir sonraki yazı çok daha dolu ve keyifli olur.

9 Kasım 2016 Çarşamba

Ekim Notları


Grip halsizliği sandığım ancak inadı bırakıp doktora gidişim sayesinde öğrendiğim zatürre başlangıcı ile çevrelenmiş bünyemden merhaba. Aslında halim yok ama bu yazı uzun zamandır bekliyor, artık unutmaya başladığım için panik halinde yazmalıyım dedim ve buradayım.

Dün hastanede tahlil sonuçlarını beklerken ve elbette hayatımın hastanelerde geçen büyük kısmı kafamda dönüp dolaşır ve beni mutsuz ve daha da tatsız biri haline getirirken pencerede gördüğüm bir an aklıma izlediğimiz filmlerden bir sahne getirdi. Sararmış yapraklı ağaçlar rüzgarda salınıp duruyor ve hastane kafesinde açık olan televizyondan İstanbul’da fırtına olacağına dair bir haber okunuyordu. O an sanki bir Hollywood filmi sahnesiydi, birazdan fırtına hortuma dönüşecek ve hastanede kalan, hayatı boyunca birbirlerini görmemiş insanlar hayatta kalmak için çabalayacak gibiydi. Kafamın içi öyle doluydu ki o an yaptığım ilk şey defteri ve kalemi çıkartıp gelişigüzel yazmak oldu, biraz da o anın etkisi ile buradayım şu an.

Neyse ne diyorduk, Ekim Notları. Dediğim gibi unutmaya başladığım için sosyal medyanın nimetlerinden faydalanıp yer bildirimlerimin sırasında yazmaya çalışacağım.

Efendim tiyatro sezonumuzu 1 Ekim’de, Moda Sahnesi’nin yeni oyunu olan “Torun İstiyorum” ile açtık. Moda Sahnesi oyunlarına olan hislerimi daha önce defalarca paylaştım. Her oyununu izlemek isteyeceğim kadar yüksek kredisi olan ekiplerden ancak şu ana kadar oyunları ele alış şekillerinden haz etmediğimi söylemiştim. Bu oyun fikrimi değiştirmese de bu hisse ara verdi, şu ana kadar sahnelerinde izlediğim ve karikatürize edişlerinden keyif aldığım bir oyun oldu. Nazan Kesal’ı da ilk kez sahnede izledim ve çok sevdim.

Ertesi gün yine Moda Sahnesi’nin minik salonunda Fatih Akın’ın yeni filmi Elveda Berlin’i izledik. Yönetmenin diğer filmlerinden biraz farklı ama biz pek sevdik.

3 Ekim’de yine ani bir dürtü ile kendimizi ada vapurunda bulup bu kez Burgazada’yı gezdik. Fakat mevsim daha soğumadığı halde iyice ıssızlaşmış bir ada gördük. Kahve içmek istediğimiz kafe kapalıydı, sokaklar ve evler boştu. Gerçi bu sessizlik iyi geldi, biraz kafa dinledik, Ergün Pastanesi’nde tatlı yiyip çay içtik, dönüş yolu öncesinde vapuru beklerken de biramızı içip dinlendik. Diğer adaların kalabalığından sonra iyi geldi.


Bir günlük kafa dinleme seansı yetmeyince kendimizi yine Ağva’da bulduk. Bizim için İstanbul’a yakın bir tatil beldesi tanımından daha fazlası, Ekim ayında kaçış noktamız, kısa sürede bir sürü anı biriktirdiğimiz ve her yağmurlu günde aklımıza gelip bizi gülümseten bir yer haline geldi.



Bir sonraki gün en sevdiğimiz etkinliklerden Filmekimi başlıyor olsa da 7 Ekim’i de sinemasız geçirmedik. Önce Kadıköy’de en sevdiğim kahvecilerden olan Montag’da güzel birer kahveyle kendimize geldik. Sonrasında ise istikamet yine Moda Sahnesi idi. Başka Sinema filmlerinden Little Men isimli filmi izledik. İzlerken fena hissetmedik ama finalde yorumumuz “eh yani” şeklindeydi. Filmden çıkınca Moda’da sevdiğimiz bir kafeye giderken yanlış bir sokağa girip daha güzel bir yerle karşılaştık adı Pişi. Kahvaltısı ve pişileri çok güzeldi, tekrar gidilesi yerlerden bizim için. Akşam için bale biletimiz vardı, etkinlik saatini beklerken kitap okuyup dinlenebilmek için Piraye Kafe’ye geçtik, havanın da güzel olmasını fırsat bilerek dışarıda oturup keyif yaptık biraz. Bale için mekana gittiğimizde küçük çaplı bir daralma krizi geçirdiğim için etkinliği izleyemeyip sezonun ilk biletini de sayemde yakmış olduk!



8-11 Ekim tarihleri arasında Filmekimi ve İstanbul Kahve Festivali ile günler dolu ve keyifli geçti. Filmekimi en sevdiğimiz etkinliklerden, çok fazla filme bilet almasak da tadını çıkartmayı bildik. İzlediğimiz filmler arasında en etkileyici olan aynı zamanda festivali açtığımız film, I Daniel Blake idi. Abartısızca söylüyorum hala etkisi altındayım, aklıma geldikçe gözüm doluyor. Filmden sonra yeni kahveler deneyip keyif yapmak amacıyla İstanbul Kahve Festivali’nin düzenlendiği mekana gittik ama keyif ne mümkün! Maalesef çok kalabalıktı, alanın büyüklüğü bile yetmemişti. Bu zor şartlar altında içtiğimiz kahvelerden ne kadar keyif aldık anımsamıyorum bile.


Sanırım 4-5 yıl kadar önce, Küçüksahne’de izlediğim bir DT oyunu vardı, o zamanlar bilet almak kolaydı. Belki tiyatro henüz bu kadar ilgi görmüyordu bilemiyorum ama sonrasında oyuna yer bulmak neredeyse imkansız hale geldi. Bahsettiğim oyun Profesyonel. İzlemiş olmama rağmen bir kez daha izlemek istediğim, hatta kardeşim ve sevgilim de izlesin diye bilet kovaladığım güzelim oyun. Nihayet bir kez daha bilet bulmayı başardık ve izledik. Öncesinde ise Tim Burton’un yönettiği Bayan Peregrine’in Tuhaf Çocukları isimli uyarlamayı izledik. Kitabı okumadığım için uyarlanışı konusuna yorumum yok ancak film olarak iyiydi, keyif aldık.

23 Ekim’de Ortaköy Yetimhanesi’nde yer alan Foto İstanbul sergisini görmeye gittik. Aslında birden fazla alana yayılmış bir etkinlikti ancak hepsine gitme şansımız olamadı bu nedenle en çok merak ettiğimize gitmeyi tercih ettik. Yetimhane binası tam korku filmi mekanı haline gelmiş. Ancak burada sergi fikri kimin aklına geldiyse kutlarım çünkü gerçekten yakışmış ve etkileyiciliğini artırmıştı.


Ekim genel olarak yoğun ve keyifliydi. Yazın sıkıcılığından sonra hem havanın yavaşça soğuması hem de etkinliklerin çoğalmasıyla genelde yılın en hareketli ayıdır benim için. Bu yıl da durum değişmedi ve sevgilimin de eşliği ile çok daha keyifli bir hal aldı.

Şimdilik bu kadar ben gidip Kasım notlarını hazırlamaya başlayayım, bu üşengeçlik ile Aralık ortasına ancak yetiştiririm sanırım.

13 Ekim 2016 Perşembe

Eylül Notları

Eylül ayında tek cümle bile yazmamış olan bünyemi kınıyor ve geç de olsa Eylül notlarını yazıyorum. Bu aralar üşengeçlik arttı ama tek sebep o da değil sanırım. Kafamda onlarca sorun dönüp durdukça yazacak gücü bulamıyorum kendimde. Biraz ittirici güce, desteğe ihtiyaç duyuyorum çoğunlukla. Kendisi bazen nazlı çokça tosarık bir şahıs olsa da öyle bir güç var çok şükür!

Eylül yine bol kaçışlı geçti aslında, her fırsatta deniz kenarında bulduk kendimizi, doya doya temiz hava çektik içimize, vapura bindik her fırsatta, açık alanında oturup rüzgara bıraktık kendimizi, biraz üşüdük çay içmeye bahane olsun diye sanki bahaneye ihtiyacımız varmış gibi.


Yeni kahveciler bulduk kendimize, hatta bir kahvesini içmek için akşama doğru yola çıkıp, denizleri aştık. Kahve bahaneydi elbette ama güzel bir bahaneydi.

Güzel filmler izledik, iyi kitaplar okuduk, yeni şarkılar dinledik, eski şarkıları ilk kez duyuyor gibi dinledik, eski şarkıları eski günleri hatırlayarak dinledik.

Haftada bir akşam gittiğimiz çay bahçesine, akşam vardiyasını fırsat bilip sabah kahvaltısına gittik.


Neredeyse bir yıldır gidelim diye plan yaptığımız ama bir türlü gidemediğimiz Koç Müzesi’ne gittik. Öyle büyük ve güzel bir müze ki her yerini gezemedik. Ama her yorgunluk anını fırsata çevirip Fenerbahçe Vapuru ve Demlik Kafe’sinde çay ve kahve keyfini araya sıkıştırdık.


Ekim ayında açılacak olan tiyatro sezonunu bekledik büyük keyifle. Çünkü bazen beklemenin bile keyif olduğu doğruydu. Planlar yaptık, ajandayı doldurmaya niyetlenip her seferinde üşengeçliğe yenik düştük ama planlar güzeldi, etkinlik bileti sıcaklığını hissetmek güzeldi. Bir de etkinlik bileti yakmak yok dedik ama daha ilk biletlerde kendimizi yalanladık, bu ayrı bir yazı konusu! :)

Eylül böyle geçti buralarda, her şey güzel değildi belki, sorunlar vardı ama sorunlar hep olacak biz küçük mutlulukların tadını alalım yeter dedik.

“Şu kafeye gittik, bu kitabı okuduk” yazısı olarak başlamaya niyetlenip “içimden ne geldiyse” yazısına dönüştü. Klavyeden uzak kalmamak gerek, en kısa sürede görüşmek üzere!

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Ağustos Notları

Temmuz’dan bugüne yazmamışım hiçbir şey, huzurlarınızda kendimi kınıyorum ve kendime laflar hazırladım. Ama çok geçerli bir sebebim var, sıcak hava. Sevmiyorum, sevemedim, sevemeyeceğim. Ekşi sözlükte sürekli yerden yere vurulan soğuk hava, yağmur ve kar seven insanlardan biriyim ben, yaz olduğunda hele İstanbul yazında rahat nefes almam kolay olmuyor. Bu nedenle de yapılacak her şey “ya ona Ekim’de gideriz daha güzel olur” ya da “aaa bence onu sonbaharda yapalım” ya da “ay orası sarı yapraklar eşliğinde daha güzel fotoğraflanır” gibi türlü cümlelerle ertelenir, ertelendi. Eylül de iyidir de ben Ekim’i çok severim. Havaların soğumaya başlaması ve yağmurlu günler yetmezmiş gibi bir de Filmekimi heyecanı, tiyatro sezonu, konserler başlar. Pek güzel olur.

Sıcak havaya olan nefretimizi ve soğuk günlere duyduğumuz özlemi de dile getirdiğimize göre bir Ağustos günlüğü yapabiliriz sanırım.

Efendim Ağustos ayının pek güzel günleri oldu elbette. Bunlardan iki tanesi ise kişisel günlüğümüzde yer bulmayı fazlasıyla hak etmekte. Birincisi, karşılaştığım an için şükürlerimin hiç bitmediği o güzel adamın doğum günü idi. Elimden geldiğince sürprizli olması için uğraştığım, çocuklar gibi şen kahkahalar attığımız, güzel bir gün oldu. Umarım çok daha güzellerini de yaşarız birlikte.


Diğeri ise 29 Ağustos günü yani onunla karşılaştığım, elini tuttuğum günün yıldönümü idi. O gün bir önceki yıl gittiğimiz yerlerde dolaşıp geçirdiğimiz günleri, biriktirdiğimiz anıları hatırladık birlikte. Nicelerini hatırlamak dileğiyle.

Bu ay başka neler yaptık? Öncelikle en sevdiğim yönetmenlerden biri olan Woody Allen’ın filmini izledim sinemada. Cafe Society kesinlikle keyifli bir filmdi.

Güzel kitaplar okudum. Hatta okurken bu kitap ile ilgili bloğa da yazayım diye düşündüğüm kitaplardı. Ancak yine üşengeçliğime yenildiğim için bu yazıda bahsetmek istedim. Tek Başına Bir Adam, Gökdelen ve Middlesex’i hala okumadıysanız tavsiye ederim efem.

Bu ay çok gezemedik ama mini bir Kuzguncuk turu ile Gülhane’de kahve ve kitap keyfi yapma şansını yarattık. Kuzguncuk sevimli bir yer, bol bol da fotoğraf çekilesi ancak yeteri kadar zaman ayıramadık. Yine de sokaklarını dolaşmak, iskele tarafında yer alan çay bahçesinde oturup simit yerken İstanbul’u seyretmek, kafelerinden birinde yorgunluk kahvelerimizi içmek, kedileri ile sohbet etmek güzeldi.



İstanbul’da en sevdiğim yapılardan biri Galata Kulesi’dir. Her fırsatta sanki ilk kez görüyormuş gibi hayran hayran izler, fotoğrafını çeker ve karşısına geçip kahvemi içerim. Bu fotoğraf da öyle bir günden. Bir de hep hatırlamak istediğim anlardan…


Efendim Ağustos haberleri böyle. Yeni sezon için de bir şeyler yazmak istedim ancak iç açıcı olmayan haberler aklıma geldi ve vazgeçtim. Umarım tüm aksiliklere inat güzel bir sezon olur kültür sanat için.

31 Temmuz 2016 Pazar

Günün Notları


Temmuz ayının geride kalmasını fırsat bilen kahramanımız yeni bir yazı için pc başına geçmişti!

Her Cumartesi blog yazmak için heveslenip üşengeçliğime yenik düşüyorum. Gündem de etkiliyor elbette. Neyse lafı uzatmadan Temmuz ayını özetleyelim bakalım.

- Efendim ayın ilk günleri bayram olması nedeniyle sakinlerinin yarısının tatile gitmesini de fırsat bilerek İstanbul’un tadını çıkartmaya çalıştık. Öncelikle Emirgan Korusu’nda bir piknik yaptık. Ben piknik yapmayalı kaç yıl oldu bilmem. Gitmeden önce sözlük ve bloglarda okuduğumuz yorumlar hep kalabalıktan şikayet etmekteydi ancak şansımıza gayet sakin bir günde oradaydık. Sıcağa rağmen güzel bir gündü.


- Kadıköy’ün en az bildiğim yerlerindendir Yeldeğirmeni. Swarm hareketleri ve diğer sosyal medya kanalları sayesinde açılan kafeleri, çekilen fotoğrafları görüp heveslenirdik. Bayram tatilini değerlendirirken orayı da es geçmedik. Sokaklarını gezip bolca fotoğraf çektik. Merak ettiğim birkaç mekandan biri olan Garda Cafe’de kahvelerimizi içtik. Mekanı özellikle paylaşmak istedim çünkü çok sevdim. İçi Haydarpaşa Garı gibi, dışarısı bol esintili ve sakin bir mekan. Kadıköy’de sıkça uğrayacağımız yerlerden olacağı kesin.


- Yeldeğirmeni turu sonrasında yorgunluk atmak ve serinlemek için Nazım Hikmet Kültür Merkezi içindeki Piraye Cafe’deydik. Kardeşim de bize katıldı. Fotoğraf o günü hatırlatsın diye burada.


- Bu ay güzel filmler izledik sinemada. The BFG, Remember ve Jason Bourne bu ayın filmleriydi. En çok Remember’ı sevdim, yaşasın Başka Sinema!

- Temmuz ayının bir haftası akşam vardiyasında geçti. Sabah saatlerinde Kanlıca’da sevgiliyle buluşmak, mis gibi deniz havası almak pek güzeldi.

- Bu aralar balkonunu bir seraya dönüştüren ve bu işi de gayet iyi yapan sevgilim bana da bir saksı kekik getirdi. Şimdi balkonda mis gibi kokan bir saksı kekiğim oldu. Baktıkça gülümsüyorum.


- Kitap okuma hızıma geri döndüm şükür! Üşengeçliği yenebilirsem bu aralar okuyup sevdiğim kitaplardan bahsetmek istiyorum yakında.

- Temmuz’da sıcağın ve ülkede olanların etkisiyle çok hareketli ve keyifli olamasak, istediğimiz kadar gezemesek de boş da geçirmemişiz sanki.

Bizden haberler böyle, sizin keyfiniz yerindedir umarım.