30 Ocak 2011 Pazar

Romantika - Turgut Özakman

Romantika, yazarın Şu Çılgın Türkler’den sonra okuduğum kitabıydı. Özellikle Şu Çılgın Türkler’e göre çok kıyıda köşede kalmış gibiydi. İtiraf edeyim konusu ya da yorumlarından önce kapağı çekti kendine.

Kitap, aslında ilk bakışta yadırganabilecek, kabul edilmiş genel ahlaki değerlere sığdırılamayacak bir konuyu anlatıyor; evli iki insanın yasak aşkı. Kitabı bu yasak aşkı yaşayan taraflardan birinin kızı Şirin’in bakış açısıyla okuyoruz.

Şirin’in babası, sanat tarihi kürsüsünde bir doçenttir. Nazik, görgülü, terbiyeli ve sakin biridir. Annesi ise gösteriş meraklısı, soğuk, sürekli şikayet eden, anlayışsız biridir. Babası, kendini beğenmiş ve soğuk annesine, çok bilmiş ve sürekli şikayet eden anneannesine ve annesinin kopyası olan ablasına bile anlayışlı ve sessiz kalmayı başarabilmektedir. Ancak bu durum Şirin’i sinirlendirir. Babasının isyan etmesini bekler. Bu nedenle de araları açılır. Şirin evden ayrılır.

Bir gün babası doçentliği bırakır. Annesinin tüm itirazlarına aldırmayıp kendisine küçük bir kırtasiye dükkanı açar. Daha sonra azimle çalışıp işlerini büyütür ve bir kitapevi sahibi olur. Bu azmi bile Şirin’in annesini memnun etmeye yeterli değildir. Ancak Şirin’le tekrar araları düzelir ve ayda bir kez dışarıda buluşmaya başlarlar.

Şirin, bir sabah erken saatlerde çalan bir telefonla uyanır. Babasının yardımcısı Asım Efendi, babasının kalp krizi geçirdiğini ve hastanede olduğunu haber verir.
Babasının hastanede olduğu günlerde ona ait not defteri eline geçer. Not defteri özel bir şifreyle yazılmıştır. Şirin, iki gün uğraştıktan sonra arkadaşının da yardımıyla şifreyi çözmeyi başarır. Babası, notların tamamında yaşadığı bir aşkı anlatmıştır; eski öğrencilerinden Arzu.

Şirin, notları okudukça babasına kızmak yerine Arzu ile yaşadıklarına sevinir hatta aşklarını kıskanır. Aralarındaki tamamen saf, naif ve biraz da hüzünlü bir ilişkidir.

Farklı bir aşk hikayesi, bazen hüzünlü bazen çok eğlenceli ama mutlaka okunası.


AJANDA Ocak sayısı yazımdan alıntıdır.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Postcrossing

Daha önce birkaç kez duyduğum ancak incelemediğim bir siteydi postcrossing. Kartpostal ve mektup sevgimi bilen Deniz'in tavsiyesi ile yaklaşık 1 ay önce üye oldum.

Sitenin dili İngilizce. Kullanıcılar kendilerini İngilizce tanıtıyor. Tabi kartların da İngilizce yazılması gerekiyor. Sitenin işleyişi şu şekilde; ilk üye olduğunuzda maksimum 5 tane kartpostal gönderebiliyorsunuz. "Send a postcard" tuşuna bastığınızda size bir adres ve kod geliyor. Türkiye için örneğin, TR-00000 gibi. Kartpostalınızı seçip, notunuzu yazdıktan sonra bu kodu da kartın üzerine yazıyorsunuz. Kart sahibine ulaştığında ise alıcı tarafından o numara sisteme giriliyor ve böylece siz de bir kartpostal almak üzere beklemeye başlıyorsunuz.

Sitede kullanıcıların özel istekleri olabiliyor. Bu isteklere uyma zorunluluğu tabi ki yok ancak uymanızda da hiçbir sakınca yok. Kim beğendiği bir tür kartpostalı aldığında sevinmez ki ? Tüm kullanıcılar kartların pul ile ulaşmasından hoşlanıyor. (En azından şu ana kadar gördüklerimin hepsi.) PTT yetkilileri pul istediğinizde uzaylı gibi bakabilir, aldırmayın ve ısrarcı olun. Ama özellikle 5 kartı aynı anda göndermek istediğinizde ülke isimlerini, isteğinizi ve sevincinizi görüp hoş sohbeti ile size samimi yaklaşan ve pul çeşitlerini dolabın tozlu köşelerinden çıkarıp yardımcı olabilen çalışanları da var.

Bir de kartpostal çeşidi bulmakta çok zorlanabilirsiniz. (Özellikle Anadolu yakasında.) Ancak biraz çaba ile çözüme ulaşabilirsiniz. Keyfi de yanınıza kar kalır. Bir de internette okuduğum kadarıyla Keskin Color'un Sirkeci mağazası çeşit açısından zenginmiş, gitmek ve görmek gerek.

Aslında postcrossing için ayrıca bir blog açmak en mantıklısı ancak ben herşeyin bir arada olmasını seven ve takıntılı biri olduğum için burada paylaşacağım.

Şu ana kadar 5 kartpostalım sahiplerine ulaştı. 5 tanesi de postaya verildi ulaşmak üzere. Bana henüz ulaşmadı, yolda olduğunu ümit ve tahmin ediyorum :)


Gönderdiklerim ;

United States of America



Netherlands



Japan and Germany



Finland

11 Ocak 2011 Salı

Günün Notları

- 2010 yılında 77 kitap okumuşum. Bu yıl ki hedefim 100 !

- Bu yazıyı okuyacaklardan bir ricam var. Okuduğum bir kitabı tanıtmayı düşünüyorum AJANDA'da. Birkaç tane de mektuba ihtiyacım var. Mektup yazmayı istediğiniz, düşündüğünüz herhangi birini seçip kısa bir mektup yazarak birazsoylebirazboyle@gmail.com adresine göndermeniz mümkün mü ? Seçeceğiniz kişi sevgiliniz, anneniz, arkadaşınız ya da hayali bir kahramanınız bile olabilir. Kısa bir mektup olması da yeterli :)

- Sevgili Deniz sayesinde postcrossing denilen sayfaya üye oldum. Kartpostal ve mektup delisi olan benim için ne büyük mutluluk tahmin edersiniz. Bu nedenle Deniz'e teşekkürü borç bilirim.

- Gönderdiğim kartpostallardan 3 tanesi ulaşmış sahiplerine. Nasıl mutlu oldum anlatamam :) Bir de benimkiler gelse...

- Blog dünyasında (sanırım) üçüncü kez bir çekilişe katıldım. İlk defa kazandım. Hem de bir kitap. Bu nedenle Nihan'a teşekkür ederim. Benim için hem güzel bir yeni yıl hem de doğumgünü hediyesi oldu :)

- Geçen hafta bir sürü kartpostal aldım. Küçük dükkanların içine dalıp kıyıda köşede kalmış kartpostalları bulmak çok keyifliydi. Büyük birkaç mağaza ya da kırtasiyede ise kartpostal var mı sorusuna cevap olarak uzaylıymışım hissi veren bakışlar aldım :) ( Bu arada değişik kartpostallar alabileceğim yerler biliyorsanız söylemenizi rica ediciiim :))

- Ve sonunda beklenen an geldi ! Cep telefonum bozuldu :(

- D&R'dan kullanabileceğim bir hediye çekim var ama 1 aydır kullanamadım. Performansımı şiddetle kınıyorum ! :)

- Dün gece ilk kez uzun süredir yapamadığım birşeye cesaret edebildim. Bir hikaye yazdım. Aslında kısa bir hikaye. Muhtemelen birkaç kez daha okuyup hiç beğenmeyip yırtacağım o kağıdı. Ama olsun. İki kelimeyi bir araya getiremeyen ben buna cesaret edebildim. Benim için büyük bir adım :=)

- Bu aralar hayatımı renklendiren iki güzel insan var. Onlara da teşekkürü borç bilirim.

- Sanırım son 15 gündür müzik dinlemiyorum. Tatsızlığımın sebeplerinden biri de bu olabilir mi ?

- Bir de şöyle bişey var... " Gökyüzü gibi birşey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor... "

2 Ocak 2011 Pazar

Şenlikli Bir Cinayet - Gilbert Adair

Polisiye türüne merak salmış olup Agatha Christie okumayan ve ona hayranlık duymayan var mıdır ? Sanmıyorum. Peki polisiye türünde kitaplar yazıp Agahta Christie’den etkilenmemiş ve ona eserlerinde selam göndermemiş ya da teşekkür etmemiş bir yazar var mıdır ? Zor bir ihtimal. Ancak bunlardan bir tanesi durumu biraz abartmış ve ortaya her ne kadar bir cinayeti anlatıyor olsa da çok eğlenceli bir kitap çıkmış. Şenlikli Bir Cinayet (orijinal ismi The Act of Roger Murgatroyd), Gilbert Adair’in Evadne Mount üçlemesinin ilk kitabı.

1930’lu yıllarda, Noel arifesinde, Dartmoor’da geçen bir hikaye. Noel tatilini geçirmek için Albay ffolkes ve ailesine ait malikanede bir araya gelen birkaç dostun kendilerini bir anda cinayet soruşturması içerisinde bulmasını anlatıyor.

Albayın konukları, tatil için geldikleri malikanede bir sabah uyandıklarında bir önceki gece davetli olmadığı halde Albay’ın kızı ile eve gelmiş olan Raymond Gentry’inin bir cinayete kurban gittiğini öğrenir. Raymond, malikenin tavan arasında vurulmuştur. Ancak olayda bir gariplik vardır; tavan arasının kapısı içeriden kilitlenmiştir. Pencere ya da tavan ise birinin dışarı çıkması için uygun değildir.

Raymond, bir önceki gece konuklar ile ilgili bildiği sırlar nedeniyle herkesi üstü kapalı da olsa sözlü taciz etmiştir. Konuklara ait sırları onların anlayacağı şekilde dile getirmiş ve hepsinin nefretini kazanmıştır. Yani tüm konukların cinayeti işlemek için geçerli sebepleri vardır.

Şiddetli kar yağışı ve kapanan yollar nedeniyle yetkili herhangi birine ulaşamayacaklarını anladıklarında, malikaneye yakın komşuları, emekli Scotland Yard komiseri Trubshawe’den yardım isterler. Trubshawe, resmi olmasa da bir soruşturma başlatır ve tüm konukları bir arada sorgulamaya başlar. Zaman ilerledikçe bir önceki gece -üstü kapalı da olsa- Raymond tarafından tehdit edilen tüm konuklar, Raymond’un öğrenmeyi başardığı sırlarını anlatmaya başlar. Trubshawe, konuklardan biri olan polisiye yazarı Evadne Mount’un yardımı ile olayı çözer.

Yazar, kitapta eğlenceli öğeleri sıklıkla kullanmış olsa da konunun ve polisiyenin hakettiği değeri de tam olarak vermiş. Hem finale kadar katili merak etmemizi ve sürekli farklı birinden şüphelenmemizi sağlayan hem de soruşturmadaki insanların çaresizliğini hissettiren bir kitap. Özellikle bulunduğu yerden ayrılamayan, kar fırtınasında bir evin içinde adeta hapsolmuş aynı zamanda da katille aynı ortamda bulunan insanlardan biri gibi hissediyorsunuz.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.

1 Ocak 2011 Cumartesi

It's a Wonderful Life

It’s a wonderful life, en sevdiğim yönetmenlerden Frank Capra’nın en sevdiğim filmi. Philip Van Doren Stern 'in “The Greatest Gift” isimli hikâyesinden uyarlanan 1946 yapımı bir film. Başrollerinde döneminin en yakışıklı, başarılı ve sevilen oyuncularından biri var, James Stewart.

George Bailey, Bedford kasabasında yaşayan ve sürekli seyahat etme hayali olan biridir. Çocukluğundan itibaren seyahat edeceği günlerin hayali ile yaşamıştır. Kardeşinin evlenip farklı bir kasabaya taşınması nedeniyle babasından kalan Bailey İnşaat ve Kredi Birliğinin başına geçmek zorunda kalır. Bu geçiş seyahat, üniversite ve mimarlık hayallerinin de sonu olmuştur. Bedford’ta kalmanın tek getirisi çocukluğundan itibaren kendisine aşık olan Mary ile evlenmesi olur.

Bailey İnşaat, kasabanın kötü adamı Potter tarafından yapılan tacizlere ve ekonomik sıkıntılara rağmen kasaba halkının büyük çoğunluğunu ev sahibi yapmayı başarır. Potter, neredeyse kasabadaki tüm dükkanları ve bankayı dahi ele geçirmeyi başarmış bir bankerdir. Her yenilgiden sonra biraz daha öfkelenip daha fazla açık yakalamaya çalışır. Açığı yakalaması ise uzun sürmeyecektir.

Bailey İnşaat’ın ortaklarından Billy Amcanın yaptığı bir unutkanlık nedeniyle firmaya ait önemli bir para Potter’ın eline geçer. Potter bu fırsatı sonuna kadar kullanır ve hesaplardaki açığı banka müfettişlerine haber verir. Paranın bulunamaması hem şirketin iflasına hem de George’un hapis cezası almasına sebep olacaktır. Tüm gün boyunca aradıkları halde parayı bulamazlar. Billy Amca parayı nerede bıraktığını hatırlayamaz. İflas ve hapis düşüncesinin yaşattığı strese dayanamayan ve çözüm bulamayan George, intihar etmeye karar verir.

Tam denize atlamayı düşündüğü esnada kendisini kurtarmak için yer yüzüne gönderilen Clarence ondan önce suya atlayıp George’un kendisini kurtarmasını ve dolayısıyla da intihardan vazgeçmesini sağlar. Clarence, henüz kanatlarını almaya hak kazanamamış 2.sınıf bir melektir. Tanrı ile yaptığı anlaşmaya göre kanatlarını alabilmesi için George’u ikna etmek ve yaşamının değerini ona göstermek zorundadır. Bunu sağlayabilmek için, öncelikle George’u kendi varlığına inandırması gerekmektedir. Ancak bu sandığı kadar kolay olmaz. Ardından George’un “keşke dünyaya hiç gelmeseydim” düşüncesini dile getirmesi ile ona eğer dünyaya gelmemiş ve yaşamamış olsaydı, sevdiklerinin ve yaşadığı dünyanın nasıl bir yer olacağını göstermeyi dener.

Filmin açılış sahnesinde birçok insanın sadece tek bir insanın iyiliği için dua ettiği ve ardından Tanrı ile meleğin konuşmaya başladığını görürüz. Bu sahne, filmi dönemine ait diğer filmlerden ayırmak için yeterlidir sanırım. George ile Clarence’ın tanışması ile finale yaklaşılan her sahne ise enfes bir tat bırakmaya başlar. İçinize işleyecek olan bu “mutlu” filmi izlemek için –daha fazla- gecikmeyin.


AJANDA Aralık sayısı yazımdan alıntıdır.