3 Aralık 2013 Salı

Midas'ın Kulakları

Apollon ile Pan aralarında hangisinin daha güçlü ve yüce olduğuna dair tartışır ancak bir sonuca varamazlar. Bu sorunu çözmek için bir yarışma düzenlenir. Yarışın galibini ise hakim olarak seçilen Kral Midas belirleyecektir.

Apollon, liri ile sadece “aklı” olanların duyabildiği ezgilerini sunarken Pan flütü ile yaydığı sesler sayesinde kendinden geçer. Yarışma sonucu Midas tarafından açıklanır, galip gelen Pan’dır. Apollon bu duruma çok sinirlenir ve ceza olarak Kral Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına dönüştürür. Midas, bu durumu saklamak için büyük çaba gösterir. Sırrını yalnızca berberi ile paylaşır. Ancak kimseye anlatmaması için onu tehdit eder. Berber ise bu sırrın yükü altında ezilmektedir. Bu durumdan biraz olsun kurtulabilmek için sırrı bir kuyuya anlatır. Ne de olsa kuyu kimseye söylemeyecektir. Ancak kuyudan çıkan su sazlıklara ulaşır ve esen rüzgarın etkisiyle sazlıklar fısıldamaya başlar “Midas’ın kulakları eşek kulakları”.

Önceleri durumu saklayan Midas, artık bu durumu sevmeye ve farklılığını güç olarak görmeye başlar. Halkına sırrını açıklamaya karar verir. Ancak sevinci uzun sürmez çünkü Apollon’un kendisine yeni bir sürprizi vardır.

İzlediğim en keyifli opera diyebilirim. Şu ana kadar orjinal dilinden, üst yazılı izlemeye alıştığım için Türkçe olmasını ilk önce garipsemiş olsam da ilerleyen dakikalarda gayet keyif aldım. Özellikle berber ve sazlıkların olduğu bölümleri çok sevdim(k).

Keyifli seyirler.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Düğün Şarkısı


Bir otel odasındayız. Önceki gece verilen partiden kalan dağınıklığın yanı sıra kenarda duran gelinlik ve damatlık çekiyor dikkatimizi. Anlatıcımız aynı zamanda gelinliği giyecek olan kadın, sevdiği ve sevildiği adamın, Achilleus’un Ophelia’sı.

Adam, aynı zamanda kadının hayran olduğu bir oyun yazarı. Sahnede Opheila’yı oynayan kadını görür görmez aşık oluyor ve hisleri karşılık buluyor. Oyunda, kadın ve adamın düğün öncesi ve sonrası hayatını dinliyoruz Ophelia’nın bakış açısından. Maalesef mutlu bir hikaye değil. Yaşadıkları değişim mutsuzluğu beraberinde getiriyor.

Tek taraflı dinlediğimiz için hikaye bizim açımızdan biraz eksik kalıyor, tamamlamak bize düşüyor. Ancak bu oyuna dair olumsuz anlamda bir eksiklik değil. Sadece diğer bakış açısını görebilmek adına bir eksiklik. Yani adamın hislerini, kadının aktardığı kadarıyla öğreniyoruz. Belki ondan da dinleyebilseydik taşlar "daha fazla" yerine oturabilirdi. Ya da belki de Civan Canova öyle güzel yazıyor ve Berrin Akhasanoğlu öyle güzel oynuyor ki biraz daha izlemek istemek bizim için gayet doğal bir histir.

Keyifli seyirler.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood


Çekirdek ailenizle mutlu mesut yaşadığınız, özgür olduğunuzu düşündüğünüz sabahlardan birine uyanıyorsunuz. Her sabah olduğu gibi işe gitmek için evden çıkıyor ve yine her sabah uğradığınız dükkana uğrayıp sigara alıyorsunuz. Ancak ödeme sırasında kredi kartınızın geçersiz olduğu söyleniyor. Çok anlam veremeseniz de yolunuza devam ediyor ve işyerinize ulaşıyorsunuz. Ancak burada da kötü haber sizi bekliyor, işten atıldınız. Tüm bunların sebebi ise sadece kadın olmanız!

Kadınlara dört seçenek sunulur; Koloniler’e gönderilmek, fahişelik, hizmetçilik ya da Komutanlar için Damızlık Kız olmak ve onlara sağlıklı bebekler doğurmak! Özgür bir kadın olabilmeniz ise sadece Komutan eşi olmanız durumunda mümkündür.

Hikayenin anlatıcısı bir Komutan’a tahsis edilmiş olan Damızlık Kızlar’dan biri. Yaşadığı odada intihar etmesine yardımcı olabilecek tüm eşyalar ortadan kaldırılmış, Komutan’ın çağırdığı gecelerde, karısının gözetimi altında, bebek sahibi olabilmek için görevini yerine getirmekte!

Damızlık Kızın Öyküsü, yazara ait okuduğum ilk kitap. Ancak diğer kitaplarını da merak ettiren iyi bir referans. Kitapların yeni basımı olmadığı için ancak sahaflarda bulabilirsiniz.

Keyifli okumalar.

24 Kasım 2013 Pazar

Hollow Malikanesi Cinayeti - Agatha Christie


Lucy Angkatell, şehirden uzak evinde haftasonu için bir davet planlar. Konukları aynı zamanda kuzenleri olan Edward, David, Henrietta, Midge, yakın dostları John Christow ve karısı Gerda ve komşusu Hercule Poirot’dur.

Hercule Poirot, davet saatinde malikaneye gelir ancak kendisini karşılayan uşağın tavırlarında bir gariplik olduğunu düşünür. Uşak, onu eve değil bahçeye götürür. Hercule Poriot, bahçeye geldiğinde çok garip bir manzara ile karşılaşır. Havuzun içinde bir erkek, kanlar içinde yüzmekte, havuzun başında ise bir kadın elinde tabanca ile durmaktadır. Önce bunun kendisine hazırlanan tatsız bir şaka olduğunu düşünen Hercule Poirot, durumun gerçekliğini kavrar ve cinayeti çözmek için çalışmaya başlar.

Kitap, katilden ziyade karakterler arasındaki ilişkilere odaklanmış. Bu anlamda diğer Agatha Christie kitaplarından biraz farklı. Aynı zamanda Hercule Poirot da alıştığımız yöntemleri ile değil geri planda yer alıyor. Ancak yine birkaç saat içinde ve keyifle okunabilecek bir polisiye. Ben karakterler arasında Henrietta’ya ve onun sanatçı kişiliğine bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim.

Keyifli okumalar.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Genç Werther'ın Acıları


Goethe’nin aynı isimli kitabından uyarlanan “Genç Werther’ın Acıları” isimli bale temsilini izledim geçtiğimiz hafta sonu. Gösteri öncesinde aldığım kitapçıkta yazan bilgiye göre daha önce ülkemizde de opera olarak temsil edilen bu eser bale olarak dünyada ilk kez, 2011 yılında ülkemizde gösterilmiş. Üstelik koreografisi de ilk kez bu işi üstlenen bir isme ait. Yani her şeyi ile taze bir gösteri denilebilir.

Yaklaşık 90 dakika ve iki perdelik bir gösteri. Orkestra yok, yalnızca piyano var. Bir de o piyanoya çok yakışan ve izleyenleri büyüsü altına alan piyanist Yelena Şekalyova. İlk perdede, Werther’ın karşılıksız aşkını, duygularının beraberinde getirdiği acıyı ve bundan kaçma çabasını izlerken ikinci perdede aslında bunun ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu anlıyoruz. Werther, her ne kadar şehirden ayrılsa da ne aşkından ne de getirdiği acıdan kurtulamıyor. Bunu anladığında ise dönüşü olmayan bir karar veriyor.

Profesyonel bilgi sahibi olmadığım için teknik bir yorum yapamayacağım. Ancak çok etkilendiğimi belirtmek isterim.

Keyifli seyirler.

8 Kasım 2013 Cuma

Günün Notları


- Efendim uzun bir aradan sonra gelen Günün Notları çoğunlukla olduğu gibi kültür – sanat haberleri ağırlıklı olacak. Ancak sızlanmasız bir yazı düşünemiyorum onları da araya sıkıştıracağım elbette. Keyifle okumanız dileğimle.

- Ancak başlamadan önce e-mail ve yorumlarla ilettiğiniz düşünceleriniz için teşekkür ederim. Ben de "Günün Notları"nı yazmayı pek sevmekteyim.

- Benim sorunum plan yapmayı sevmek sanırım. Bunun neresi sorun derseniz planın uygulanamayışı ve bunun getirdiği mutsuzluk derim.

- Pek sevdiğim Etgar Keret yeni bir kitap yazmış, Yedi Güzel Yıl. En kısa sürede alınıp okunmalı.

- Yekta Kopan’ın yeni kitabı Aile Çay Bahçesi’ni okudum geçtiğimiz günlerde. Ben pek sevdim Müzeyyen ve hikayesini. Tavsiye ederim. Yazının ilerleyen bölümünde kitaptan alıntı da paylaşacağım.

- Geçtiğimiz günlerde bir kitap gördüm bloglardan birinde, yazarı Melda Uytun. Kitabın ismi çok hoşuma gitti “Yağmurdan Kaçmayanların Şarkısı”. Okuyan varsa yorumlarını beklerim.

- Yine sevdiğim yazarlardan Ahmet Ümit’in yeni kitabı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi’ni de kitapkardeşliği ile okudum. Belki kitapla ilgili bir yorum yazarım daha sonra.

- Duymayan kaldı mı bilmiyorum ama yine de paylaşayım. Efendim pek güzel insanlar bir araya gelip Başka Sinema adında bir güzellik oluşturmuş. Lütfen kayıtsız kalmayınız, bilgi için şöyle buyurun... http://www.baskasinema.com/

- Vizyondakilere de bakmak gerek bence, güzel filmler geliyor.

- TÜRVAK Sinema – Tiyatro Müzesi 29 Aralık tarihine kadar Liv Ullman & Ingmar Bergman Fotoğraf Sergisi’ne ev sahipliği yapacak, kaçırmayınız lütfen.

- Bir de yılbaşı geliyor, ortalık renklenmeye başlayacak, pek güzel olacak.

- Bir de şöyle bir şey var;

“Yüzünü unuttuğun birinin sesini duyuyorsun. Sesini unuttuğun birinin yüzünü hatırlıyorsun. Hayat seni bir köşede sıkıştırıyor. Sırlardan oluşan ağaç, yapraklarını dökmeye başlıyor. Yaptığın sıradan iş, olağanüstü bir büyüye dönüşüyor. Bir hedef beliriyor. Aniden.”

(Aile Çay Bahçesi – Yekta Kopan)

14 Ekim 2013 Pazartesi

Herkesin Bildiği Sırlar


8 yıllık evliliğin ardından ayrılan adam ve kadın. Evde kalan eşyalarını almaya gelen kadın, deli gibi yağan yağmur nedeniyle geceyi adamın yanında geçirmek zorunda kalır. Böylelikle 8 yılın muhasebesi tek bir geceye sığdırılmaya çalışılır. Aynı olaylar adam ve kadının gözünden farklı farklı anlatılır, bazen ortak nokta yakalanır, bazen deliler gibi gülünüp halay çekilir, bazen hüzünlenilir, çoğunlukla ise kavga edilir, karşı taraf suçlanır. Gecenin ilk saatlerinde karşındakini suçlayan sözler ilerleyen saatlerde hedefi değiştirir.

Böyle bir oyun “Herkesin Bildiği Sırlar”. Kadın erkek ilişkilerine dair söylediği yeni bir şey yok zaten öyle bir iddiası da yok, adı üstünde. Ancak samimi bir oyun. İlk yarısı eğlenceli, ikinci yarısı ise hüzünlü. Oyunculuklar şahane. Sanki sahne değil de evinizin salonundaymışsınız gibi hissettiren cinsten. Sanki komşunuzun kavgasına şahit oluyormuş gibi. Belki de siz ve sevgiliniz...
İçinde iki kez duyulan güzel bir şarkıyı barındırıyor. Bir de yağmur. Öyle güzel yağıyor ki, gerçek gibi...

Şarkı için üşenmeyip tıklayınız lütfen!

1 Ekim 2013 Salı

Kumsaldaki Timsah - Elizabeth Peters

Amelia Peabody, babasının bakımını üstlenmiş, evlilik fikrinden uzak, inatçı, kontrolü ele almayı seven, eski dillere meraklı biridir. Babasını aniden kaybettiğinde ve tüm mirasın kendisine kaldığını öğrendiğinde çevresindeki sözde kısmetlerinden kaçma isteğinin de etkisiyle bir seyahat planı yapar, Mısır’a gidecektir. Seçtiği yol arkadaşı rahatsızlanınca tamamen tesadüfi şekilde Roma sokaklarında yeni bir yol arkadaşı bulur. Yeni yol arkadaşı Evelyn ile zorlu bir yolculuğa biraz gecikmeli de olsa başlarlar. Yine tesadüfi şekilde yollarının kesiştiği Walter ve Emerson kardeşler ile Mısır’da macera, gizem, suç, aşk ve aksiyon dolu bir yolculuk geçirirler.

Gece saatlerinde başlayıp, elimden bırakamadan okuduğum kitaplardan biri oldu. Özellikle Mısır ve arkeoloji ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Karışık Kaset - Uygar Şirin


Bloglarda sıklıkla görmüştüm bu kitabı, alınacak kitaplar listemde uzun süre kaldı adı. Geçtiğimiz haftalarda verdiğim küçük bir kitap siparişinde eklemişim sepete. Sanırım bugüne kadar plansız aldığım kitapların bir arada olduğu, seçimi bilinçaltım ve pc klavyesinin yaptığı tek sipariş. Ama hiç şikayetçi değilim. Önce “Küçük Kara Balık” sonra da “Karışık Kaset” ile seçimi ona bırakmanın ne kadar doğru olduğunu anladım.

Karışık Kaset, adı ve kapağından da anlaşılacağı üzere müziğin ve kasetlerin hayatımızda özellikle 90’lı yıllardaki yerini, arka planına çok naif bir aşkı da alarak anlatıyor. Konusunu detaylıca anlatmayacağım, bence detayları bilmeden okunmalı. Altını çizdiğim çok sayfası oldu, müsaadenizle küçük bir kısmını paylaşacağım.

Not: Ulaş, yalnız değilsin. Benim de en sevdiğim Candan Erçetin şarkısı “Daha”dır.

http://www.youtube.com/watch?v=cUw_1jAUQ1E


“Bazen küçük bir sessizlik yıllara yayılır, bazen dünyanın gürültüsü tek bir güne toplanır.”

"Konserden sonra İstiklal Caddesi'ne çıkıyorum. Değişiklik olsun diye Taksim'e yürüyorum. İstiklal Caddesi şimdi çok daha güzel görünüyor. Hava kararmaya başladığı ve cadde boyunca yüzlerce minik lamba yandığı için güzel göründüğünü sanıyorum önce. Sonra anlıyorum ki ondan değil, konserden çıktığım için. Kendimi her şeyi yapabilecek, her istediğimi gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissediyorum. Dünyanın harika bir gezegen, hayatın bir mucize, insanların her şeye rağmen ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan varlıklar olduğunu hissediyorum. Hiç tanımadığım insanlarla konuşmak, onlara bütün hayatımı anlatmak, bütün hayatlarını dinlemek istiyorum. Birbirimizden aman aman farkımız olmadığını, şunun şurasında aynı üç şeye üzülüp aynı üç şeye sevindiğimizi düşünüyorum. Sonra aniden bu cennetin ortasına bir bıçak saplanıyor. Masmavi resmin ortasında bir delik. Pis pis sırıtan kısık bir sesin söylediği: ama yalnızsın."

-İrem, sen hiç tek başına konsere gittin mi?
+Hayır. Sen?
-Gittim.
+Hangisine?
-Sezen Aksu konserine.
+Neden tek başına gittin?
-Birkaç kişiye sordum, kimse gelmedi. Kimi istemedi, kimine günü uymadı, benimle gelecek kimseyi bulamadım.
+Olsun. İyi vakit geçirdiysen sorun yok.
-Bence bir insan Sezen Aksu konserine tek başına gidiyorsa yalnızdır.

“...Ama çok daha basit bir şey yapmak istiyorum. Bugüne kadar nedenini bilmediğim bir şekilde, belki bana uygun değil diye, belki ona bu para verilir mi diye, belki benim orada işim ne diye, ama aslında içime çöreklenmiş, benliğimi ele geçirmiş, artık varlığını hissedemediğim için beni dilediği gibi yönetmiş kaygı ve tedirginlik nedeniyle yapmadığım bir şeyi bugün yapmak istiyorum. Hayatımdaki bir şeyi değiştirmek istiyorum. Büyük olmak zorunda değil. Hatta büyük olmasın, yoksa ertelerim. Öyle basit, öyle sıradan bir şey olsun ki hemen şimdi, eve gitmeden yapabileyim. Bambaşka biri olmam gerekmiyor, “Bugün hayatımda ilk kez...” cümlesini kurabilen biri olarak döneyim eve. Akşamdan sabaha kendimin zıddına dönüşemeyeceğime göre, sade, süssüz ve gösterişsiz bir ilk, yapabileceğim değişikliklerin en büyüğü.”

Cinayet Şirketi - Jack London



Cinayet Şirketi, katı ve titiz kuralları olan, kendi içlerinde belli bir ahlaki yapıya sahip, bu nedenle de her işi kabul etmeyen, öncelikle kurbanının gerçekten “kötü ve zararlı” olduğunun ispatlanmasını isteyen ve işini profesyonel şekilde yerine getiren katillerden oluşan bir şirkettir.

Winter Hall isimli kahramanız, bazı cinayetlerin ortak noktalarını birleştirerek arkasındaki zanlıyı yani Cinayet Şirketi’ni bulur. Amacı şirketin yok olmasını sağlamaktır. Bir müşteri kılığına bürünerek şirketin sahibi ile bir görüşme ayarlamayı başarır. Bu garip müşterinin en az kendisi kadar garip bir isteği olur. Ortadan kaldırılmasını istediği kişi şirket sahibin İvan’ın kendisidir.

İvan, şirket kurallarını açıklayarak müşteriden kendisinin ortadan kaldırılması için gerekli koşullar konusunda ikna etmesi halinde anlaşmayı kabul edeceğini belirtir. Winter Hall ile İvan arasında geçen uzun bir felsefi tartışmanın sonunda İvan ikna olur ve işi kabul eder. Yeni hedef kendisidir.

Şirket çalışanları durumu öğrendiğinde yaşadığı şoku atlattıktan sonra aynı zamanda yeni kurbanları olan patronlarını yakalamak için tüm marifetlerini sergilemeye başlar. Ancak kurbanları aynı zamanda şirketin beyni olduğu için işleri kolay olmayacaktır.

En sevdiğim Jack London kitaplarından biri oldu. Şiddetle tavsiye ederim.
Keyifli okumalar.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Günün Notları




- İşte benim en sevdiğim mevsim geldi blog. Geçtiğimiz Günün Notları’na oranla daha iyi sayılmam ama daha alışmış olduğum bir gerçek. Biraz kültür sanat haberi vereyim daha iyi olayım.

- Beyoğlu Sahaf Festivali bu yıl 27 Eylül – 19 Ekim tarihleri arasında olacakmış. Gidecek olan biri ses etse de bir ricada bulunsam.

- İstanbul, İstiklal Caddesi, film, sonbahar, yağmur, seanslar arası koşturmaca, festival havası kelimelerini aynı cümle içinde kullandıran ve yaşatan etkinliktir Filmekimi. Bu yıl iki film izleyecektim ama bir aksilik nedeniyle gidemiyorum. Gidecek olanlara iyi seyirler.

- İbb Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları programlarını açıkladı. Fakat büyük hayal kırıklığı içindeyim(z).

- Yine de seçtiğim birkaç oyun var tabi. Şt için Yolcu, Lysistrata, Dt için ise geçen sezon kaçırdığım Çehov Makinesi.

- Black Books isimli şahane diziyi izlemeyenler, hiç vakit kaybetmeyip hemen başlayınız lütfen. İzlerken deli gibi güldüren, üç sezonunu kısa sürede bitirdiğim, sonrasında ise kendimi boşlukta ve mutsuz hissetmeme sebep olan dizidir kendileri. Karakterleri, mekanı, esprileri ve oyuncu seçimleri mükemmel. Tadını çıkartarak, detayları yakalayarak ve zamana yayarak izlenmesi tavsiyemdir.

- Ahmet Ümit’in yeni kitabı “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” Ekim ortalarında buluşacakmış okurlarla, kendisi twitter’da duyurdu. Sabırsızlıkla bekliyoruz.

- Twitter’da #siirinibiraktim isimli bir etkinlik var belki görmüşsünüzdür. İsimsiz şiirlerin kağıtlara yazılıp satın alınmayı beklenen kitapların arasına bırakıldığı bir oyun. Ben de yazdım şiirlerimi önümüzdeki günlerde bırakacağım bir kitapçıda, kitapların arasına. Siz de yapın olur mu? Eğer bırakılan herhangi bir şiiri bulursanız da #siirinibuldum etiketi ile twitter’da paylaşabilirsiniz.

- Geçtiğimiz hafta kardeşim bir sürpriz yaptı bana, Zenit almış! O gündür kendisi ile aşk yaşamakta ve birbirimizi tanımaya çalışmaktayız. 36lık filmi bitiremedim henüz, bitince sonuçları da paylaşırım.

- Foursquare kullanmaya başladım. Her ne kadar "şu an işteyim, işyerinde şurada, yolda burada vs gibi" sürekli yer bildirimleri yapanların amacını çözememiş olsam da yeni kafeler, mekanlar keşfetmek için başarılı bir uygulama bence. Tavsiye ederim.

- Bir de şöyle mükemmel bir ses var(mış), çok geç haberdar olduğum.

lütfen dinleyiniz 1

lütfen dinleyiniz 2

14 Eylül 2013 Cumartesi

Küçük Kara Balık - Behrengi



Bazı çocuk kitapları vardır, hangi yaşta okunursa okunsun insana farklı bir bakış açısı kazandırır, kimi zaman cesaretlendirir kimi zaman hüzünlendirir ama hep bir şekilde dokunmayı, içimize ulaşmayı başarır.

Küçük Kara Balık da öyle bir kitap. Maalesef çocukken okumadım, öyle olmasını isterdim... Buna rağmen ilk okuduğumda bana ulaşmayı başarabilen bir kitaptı. Sonra aradan birkaç yıl geçti ve bir gün izlemediğim halde tesadüfen denk geldiğim bir dizide, 12 Eylül’de yasaklanan kitaplardan olduğunu öğrendim. Sonra ise farklı yerlerde tekrar karşıma çıktı. Her defasında yeniden almalı diye not düştüm ama fırsat olmadı. Hep söyleriz ya her şeyin bir zamanı var diye belki de o yüzdendi almayı unutmam.

Geçtiğimiz hafta başka bir kitap için sipariş verirken hiç aklımda olmadığı halde alışveriş sepetine atmışım kitabı. Geldiği gün okudum. Bu kez daha çok canımı acıttı, çünkü artık kaçırdığım çok fazla şey vardı hayatta. Belki de en başında Küçük Kara Balık gibi özgürlüğü seçmeliydi insan ve ben geç kaldığımı düşünmeye başlamıştım.

Konusunu anlatmayacağım çünkü buraya yazılabilecek her şeyden fazlası kitapta. Çok geç kalmadan okuyun.


“Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı!”

“Durmadan düşünmenin bir yararı yok. İlerlemek istiyorsak harekete geçmeliyiz.”

“Ama küçük bir kırmızı balığı bir türlü uyuku tutmuyordu. Bütün gece hiç gözünü kırpmadan denizi düşündü durdu...”


25 Ağustos 2013 Pazar

Günün Notları



- Çok canım sıkkın blog benden güzel cümleler bekleme, baştan uyarayım!

- Aslında vereceğim çok güzel konser, oyun haberleri vardı ama dedim ya tadım yok.

- Kafa dinlemek istiyorum, sonbahar gelsin alıp başımı gideyim istiyorum, sadece doğa ve fotoğraflar olsun birkaç gün hayatımda, tabi huzurla birlikte...

- Bir de insanlar artık kırmaktan vazgeçsin istiyorum, hakikaten yoruldum.

- Bir de şu üzerimdeki ergen hali gitsin istiyorum, sürekli şikayet etmek beni bile yoruyor...

- Dur yine dayanamadım yazayım bari, hem şikayet etmekten sıkıldım.

- Salon ve Babylon yeni sezon konser haberlerini vermeye başladı. Benim gitmeyi planladığım birkaç isim var onları yazayım tamamı için sitelerine bakarsınız artık ne yapalım...

- Avishai Cohen, 18-19 Aralık tarihlerinde Babylon’da.

- Ane Brun, 21-22-23 Kasım'da Salon'da.

- Moddi, 4-5 Ekim'de Salon'da.

- Agnes Obel, 5-6 Aralık'ta Salon'da.

- Olafur Arnalds, 19-20 Kasım'da Salon'da.

- Filmekimi 28 Eylül – 6 Ekim tarihleri arasında olacakmış.

- Oyun Atölyesi yeni sezona Kim Korkar Hain Kurttan? ve Nehir isimli oyunları hazırlıyormuş.

- Tiyatro Akla Kara’nın yeni sezon oyunları ise Aşk Köpekliktir, Cyrano De Bergerac ve Arsız Davet olacakmış.

- Fotoğraftaki gibi bol anı biriktireceğimiz bir sezon olsun.

- Şimdilik aklıma gelenler bunlar, yeni haberler geldikçe eklerim artık.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Doğu'nun Limanları - Amin Maalouf

Yazarın, daha önce tarih kitabında görüp hafızasına kaydettiği bir direniş kahramanını tesadüfen metroda görmesiyle başlar kitap.

Kahramanımız İsyan Kitabdar, köklü ancak garip bir ailede büyümüş, babasının onun bir devrimci olmasına dair planlarını fark ederek bu planlardan kaçmak için Fransa’da tıp eğitimi almaya karar vermiştir. Ancak hayat ona hiç hesaba katmadığı sürprizler hazırlar.

Yazar, aklından çıkmayan bu kahramanın peşinden gidip onunla tanışma fırsatı yakalar. Sadece tanışmakla da kalmaz, İsyan ona hayatını anlatır. Çocukluğu, savaş ve direniş yılları, tek aşkı Clara ve sürprizini bozmak istemediğim için yazamadığım daha nice olayları, 4 gün boyunca anlatır.

Bloglarda gördüğüm yorumların sebebini çok daha iyi anladım, gerçekten sürükleyici, iç burkan, nadiren de olsa umut aşılayan bir kitap.


Bu şehirde doğmuştu, ama gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir.

Aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse. Hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.

23 Temmuz 2013 Salı

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş

Takip ettiğim bloglarda, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli kitabı ile sıkça görmekteydim yazarın adını ancak "alınacak kitaplar listemde" ilk sıralarda değildi. Geçtiğimiz ay bir kitapçıda gördüm yeni kitabını, öyle güzel bir ismi vardı ki kayıtsız kalamadım.

Sekiz farklı öyküden oluşan bir kitap, öyle samimi öyle gündelik öykülerden oluşuyor ki ısınmamak elde değil. Ben çok sevdim, en çok "Benim Adım Feridun" isimli öyküyü sevdim. Diğer kitabını da mutlaka alıp okuyacağım.



Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor.

Ben niye yalnızım? Şu köpek bile tasmasını kavrayan ele dönüp dönüp gülümserken, ben böyle sevdiğim, böyle kendimden vazgeçtiğim halde niye yalnızım, niye mutsuzum?

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından...

Değirmen - Sabahattin Ali

Daha önce Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan isimli kitaplarını okuyup tüm kitaplarını okumak istediğim yazarlardan biridir Sabahattin Ali.

Kitaplarında anlattıklarının yanı sıra (hatta daha fazla) anlatım biçimini çok severim. Naif ama iç acıtan bir üslubu vardır. En azından okuduğum romanları böyleydi, bu nedenle öykülerini de almaya başladım.

Okuduğum ilk öykü kitabıdır Değirmen. Yine aynı tarz bir anlatım var ve yine iç acıtıyor. Her öykünün sonunda burun sızım biraz daha arttı. Eğer herhangi bir kitabını okuyup sevdiyseniz bunu da seversiniz, tavsiye ederim.




Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?

Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk.

Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

21 Temmuz 2013 Pazar

Günün Notları



- Bloguma yazmayı özledim.

- Kitap ya da film yorumları yapmak zaman istediği için kolay olmuyor o yüzden biraz bıdı bıdı edeyim bakalım.

- Fotoda görünen kitaplığımın dağınık halidir. Bu aralar biraz üşengeçsem demek. :)

- Bu haftanın önerileri,

vizyondan “Sevimli Canavarlar Üniversitesi”
Alper Canıgüz’den “Alper Kamu Cehennem Çiçeği”
Yerebatan Sarnıcı ve tarihi yarımada turu. (Defalarca gezdim yine gezerim, hiç bıkmam.)

- Alper Canıgüz, Emrah Serbes ve Barış Bıçakçı daha çok yazsın olur mu?

- Takip ettiğim blogları geriye dönüp tekrar tekrar okumayı çok seviyorum. Her defasında yeni bir detay buluyorum.

- Bir de bloglardaki yaz rehaveti artık bitsin ve herkes bol bol yazsın istiyorum, çok şey mi istiyorum? :)

- Kariye Müzesi’ne gitmek istiyorum.

- Geceyarısından Önce’yi izlemek istiyorum ama yakınlarımda bir sinemada vizyon görememiş maalesef. Sanırım dvd için bekleyeceğim.

- Bu yaz da tatile gidemedim, o yüzden biraz gerginim.

- Filmekimi ve tiyatro sezonu başlasın, çok özledim.

- Yine dayanamadım ve kitap siparişi verdim.

- Yazının şarkısı şu olsun, benim için bu aralar anlamı büyük... http://www.youtube.com/watch?v=eMU-s1PHnIM


13 Temmuz 2013 Cumartesi

Oryantalizmin 1001 yüzü ve Geçmişten Günümüze Yelpaze


Edward Said, 1978’de yayınladığı Orientalism adlı kitabında Oryantalizmi Batılı kimliğin oluşumunda kilit rol oynamış yaygın ve tutarlı bir kültürel söylem olarak inceledi. Bu söylem Doğu’yu masalsı, geçmişe hapsolmuş, şiddet ve bağnazlıkla dolu bir “karşıt dünya” olarak kurguluyordu.

“Oryantalizmin 1001 Yüzü” sergisi, Said’in düşünsel mirasına saygıyla yaklaşmakla beraber, ilhamını yakın dönemde Oryantalizm konusunda süregelen yeni tartışmalardan alıyor. Burada benimsenen yaklaşım, Oryantalizmi sadece Batılı “merkez”in denetimi altındaki yekpare, kültürleri iki kutba ayıran bir söylem olarak görmek yerine bu olguya Avrupa bağlamının dışından da bakabilmeyi, çoğul, farklı, bazen de çelişkili yüzlerini ayrıştırmayı hedefliyor.

Yukarıdaki paragraflar Oryantalizmin 1001 yüzü sergisinde yer alan tanıtım metnindendir.

Sergi, ansiklopediler, kitaplar, kıyafetler, arkeolojik kalıntılar, heykeller, fotoğraflar ve resimlerden oluşuyor. Özellikle arkeolojik bölümde, örneklerin çok fazla olmamasına rağmen çok uzun süre kaldığımızı belirtebilirim. En sevdiğimiz kısım da burasıydı. İki katın tamamını yaklaşık 2,5 saatte gezmiş olmamız da yine her notu okuma ve bazı notlar alma merakımızla ilgili olabilir. :)

Diğer sergiye gelince, en güzel kısmı Atlı Köşk’ün içinde olması! Normalde yelpazeler çok ilgimi çekmiyor ancak köşkün içini çok merak ettiğim için gezdik. Her ne kadar ilgim olmasa da her bir yelpazenin ayrı bir sanat eseri gibi olduğunu belirtmeden geçemem, haksızlık olur. Hepsi çok çok güzeldi.

Sergilerden sonra mutlaka müze mağazasına uğrayıp hediyelik alırdım ancak bu sergide seçenek yok denecek kadar azdı maalesef, bu anlamda elim boş döndüm.

Oryantalizmin 1001 yüzü sergisi 11 Ağustos’a kadar devam edecek, ilginizi çekiyorsa mutlaka gidin derim.


Sergiden çıktıktan sonra aşağıya merdivenlerden değil de normal yoldan inmenizi tavsiye ederim. Her seferinde üstteki fotoğrafta da görünen bu güzelliği izleyebilmek için o yolu kullanıyorum. Ardından da Emirgan Sütiş’in manzarasına doya doya bir çay içilir bence! :)

12 Temmuz 2013 Cuma

Saraydan Kız Kaçırma


Mozart'ın önemli eserlerinden biri olan Saraydan Kız Kaçırma’yı 4. Uluslararası İstanbul Opera Festivali sayesinde Topkapı Sarayı avlusunda izleme fırsatı bulduk.
Konusunu kısaca özetlemek gerekirse; İspanyol soylusu Belmonte, sevgilisi Konstanze’yi kurtarmak için Topkapı Sarayı’na gelir. Konstanze, korsanlar tarafından saraya satılmıştır. Belmonte ve uşağı Pedrillo saraya girmek ve sevgilisini kaçırmak için plan yapar, bu amaç için Selim Paşa’nın kahyası Osman ile mücadele ederler.
Kaçış zamanı geldiğinde Osman ve Selim Paşa’ya yakalanırlar. Ancak Selim Paşa tarafından cezalandırılmayıp özgür bırakılırlar.

Özellikle ortam muhteşemdi, fotoğraftaki görüntünün hemen önünde, tatlı bir esinti eşliğinde opera izlemek gayet keyifliydi. Ancak organizasyon konusunda hala eksik olduğumuzu gösteren bir geceydi.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Kar Kurdu - Glenn Meade



Instagram'da tesadüf eseri tanıştım Kitap Kardeşliği ile. Birkaç aydır devam eden, her ay belirlenen bir kitabın okunduğu ve yorumlaşıldığı bir hareket diyebiliriz. Mayıs için belirlenen kitap "Kar Kurdu" idi. Glenn Meade, ismini özellikle bloglarda çok okuduğum ancak henüz kitapları ile tanışmadığım yazanlardan biriydi. Tüm bu etkenler bir araya gelince kayıtsız kalamadım.

Kar Kurdu, 1950'li yılların başlarında, Soğuk Savaş döneminde geçen bir hikaye. Stalin'in hazırlamak üzere olduğu bir bombanın ve dolayısıyla yeni bir savaşın önüne geçmek için yapılan, neredeyse imkansıza yakın bir operasyonun adı. CIA için çalışan Jakob Massey tarafından tüm detayları hazırlanan plana yine onun tarafından seçilen isimler; Alex Slanski, Anna Horev, Henri Lebel ve İrena Dezov'un da dahil olduğu, heyecanlı ve gerilim dolu bir operasyon. Plana göre Alex ve Anna, karı-koca rolü oynayarak gizlice Moskova'ya gidecek, Stalin'i ve planını etkisiz hale getirmeye çalışacaktır. Henri ve İrena ise Moskova'dan kaçmaları için yardım edecektir.

Çok fazla okuduğum bir tür olmadığı için beylik laflar edemem ancak 661 sayfalık kitap su gibi aktı gitti diyebilirim. Neredeyse her sayfası bir aksiyon filmi gibiydi. Her bir karakterini sevdim, özellikle operasyon başladıktan sonra verdiği gerilim ve heyecanı sevdim, Alex ve Lukin'i ise çok sevdim, hatta bloga bu yazıyı yazabilmek için kitabı açıp isimleri almak istediğimde farkında olmadan kitabı yeniden okumaya başlayacak kadar sevdim. Finalinde ise ağladığımı itiraf edeyim. Her ne kadar uzak bir konu olsa da bana dokunmayı başardı diyebilirim. Bloglarda yazarın zayıf kitaplarından biri olduğu yazılmış, çok daha fazla sevilen kitapları var. Bu nedenle yanıltıcı bir yorum olabilir benimkisi. Yine de şans verin derim. Ayrıca sürekli yeni karakterler eklendiği ve isimleri zor olduğu için uzun süre ara vermeden okumak en iyisi.

Keyifli okumalar.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Günün Notları



Aman efendim bahar geldi, çok mutluyum, aman da despresyondan çıktım falan yazacağımı sanıyorsanız çok büyük bir yanılgı içerisindesiniz! Mayıs’ın ilk notları neşe saçmayacak ama bol miktarda kültür-sanat var efendim, buyurunuz...

- Nisan demek festival demektir ben dahil birçok kişi için. Film festivali başlamadan önce 9 filme bilet aldım ama 2 tanesini izleyebildim. Bunlardan biri “Lizbon’a Gece Treni” diğeri ise “Ne Yaptın Richard” idi. İkisini de sevdim diyebilirim ama ilkini çok daha fazla sevdim. Kitaptan uyarlamalar genellikle hoşuna gitmez kitabı sevenlerin ama ben filmi de sevdim.

- Mayıs ayında Kumbaracı50’de çok güzel bir program var. Kaçırdığımız bazı eski oyunlar ve yeni oyunlardan oluşuyor. Bakmazsanız küserim! http://kumbaraci50.com/

- Kadıköy’de daha önce gitmediğimiz bir yere gittik geçtiğimiz günlerde, Kafka Kafe. Manzara muhteşem ancak geriye kalanlar için aynı şeyi söyleyemem. Bir çayın 7 tl olması hangi mantıklı sebebe dayandırıldı çok merak ediyorum.

- Pera Müzesi’nde 8 Mayıs itibariyle Manolo Valdes, Resimler ve Heykeller sergisi başlıyor.

- Sabancı Müzesi’nde ise Oryantalizmin 1001 Yüzü sergisi görülmeyi bekleyenlerden.

- Koç Müzesi’nde devam eden sergilere ek olarak Ege'den Karadeniz'e Ortaçağ Limanları sergisi başladı.

- Çok güzel konser haberleri de geliyor. Bu yaz hangi birine gideceğiz bilemiyorum.

- Kartpostal etkinlikleri devam ediyor. Posta yolu beklemek gerçekten keyifli.

- Gelecek notlarda görüşmek üzere, keyifli kalın!

21 Nisan 2013 Pazar

Sevil Berberi




Sanatın her dalıyla ilgiliyim. Ancak -maalesef- zaman ayırma konusunda sıkıntı yaşıyorum. Haftanın 6 günü çalışınca geriye kalan günde yetişmem gereken çok fazla şey oluyor. Bu nedenle opera hep geri planda bıraktığım, görmeyi çok istediğim halde bir türlü zaman ayıramadığım bir seçenekti benim için. Ancak yakın bir arkadaşımla ortak bir opera planı için konuşmamız sonucunda -o planın iptaline rağmen- ilk adımı attım, eminim gerisi gelecek! :)

Bildiğim (ve nette okuduğum) kadarıyla Süreyya Operası, İstanbul'daki tek opera binası! Dışarıdan ne kadar güzel göründüğünü hepimiz biliyoruz. Küçük olmasına rağmen içerisi de en az dışarısı kadar hatta belki biraz daha fazla güzel görünüyor. Ayrıca çalışanları da hem yardımsever, hem güleryüzlü hem de bilgiliydi.

Gösteriye gelince;
Rossini’nin Sevil Berberi operası, Fransız oyun yazarı Caron de Beaumarchais’in Figaro teması üzerine yazdığı üçlemenin ilki olan Le Barbier de Seville temel alınarak Sterbini tarafından librettolaştırılmış(*) ve ilk kez Roma’da 1816 yılında, Teatro Argentina’da sahneye konmuştur. (Oyun kitapçığında yer alan bilgilerdir.)

Konusu ise şöyle;
İlk perde Sevil’de bir sokakta açılır. Kont Almaviva ilk görüşte aşık olduğu Rosina’yı bulmak için Sevil’e gelir. Ancak Rosina’nın Doktor Bartolo ile evlendirilmek üzere olduğunu öğrenir ve ona ulaşmanın yollarını aramaya başlar. Berber Figaro da ona yardım etmektedir. İkinci perdede ise Kont ve Figaro, Rosina’nın evine girmeyi başarır. Kont kimliğini açıklayarak evlenme isteğini anlatır. Bunun üzerine Rosina, Kont ve Figaro bir plan yapar ve kaçmaya çalışır. Ancak bu esnada Basilio nikah için eve gelir, o akşam evleneceklerdir. Ancak şans aşıklardan yana olur.

Ben çok keyif alarak izledim, ancak ilk kez izlediğim ve henüz çok fazla bilgi sahibi olmadığım için tavsiye edemiyorum. Bu arada Sevil Berberi, ara dahil yaklaşık 3 saatlik bir opera. Planlarınızı yaparken bunu da dikkate alın derim.

Keyifli seyirler.



(*)Libretto, opera metni.

18 Nisan 2013 Perşembe

Sanat



Tiyatro Gerçek ile tanışmamı sağlayan oyun "Sanat". Hem ismi hem oyuncuları hem de konusu ile ilgimi çekmişti, ilk sahnelendiği günden beri fırsat yakalamaya çalıştım ancak yeni izleyebildim.

Oyunun yazarı Yasmina Reza'nın arkadaşı Serge, beyaz çizgili beyaz bir tablo alır. Oyun, bu konu üzerine olası diyalogları içerir.

Mark, Ivan ve Serge yakın arkadaşlardır. Serge, 200.000 Euro'ya bir tablo satın alır. Ancak Mark ve Ivan'a göre bir sorun vardır, çünkü tablo beyaz çizgilerden oluşan beyaz bir tablodur! Yani onlara göre değersizdir. Ancak Serge bu tablonun ressamından ötürü çok değerli olduğunu düşünmektedir ve onun tabloda gördüğü sadece beyaz çizgiler değildir.

Tabloya karşı fikirlerinin zıtlaşması ile sanata bakış açılarını, yaşamlarını ve dostluklarını da sorgulamaya başlarlar.

Bekir Aksoy, Hakan Gerçek ve Rüzgar Aksoy sahnede çok keyif alarak oynuyorlardı. Yönetmeni ise çok sevdiğim bir isim, Atilla Şendil.

Eğer "sanat" ilginizi çekiyorsa bu oyunu mutlaka izleyin derim.

Detaylı bilgi için http://www.tiyatrogercek.com/index.asp

Keyifli seyirler.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Patron Kim

Tiyatro Ak'la Kara'da bu sezon sahnelenen tüm oyunları izledik. Artık ikinci evimiz gibi oldu. Şu ana kadar izlediğimiz tüm oyunlarında olduğu gibi bu oyundan da memnun ayrıldık diyebilirim.

İkiz erkek kardeşi Ferhat'ın yerine geçen Begüm'ün sevgilisi Furkan ile yurt dışına kaçabilmek için ihtiyacı olan parayı bulma çabasını, arka planına 80'ler ve muhteşem müzikleri de ekleyip anlatan bir oyun.

Öncelikle keyifli ve hareketli bir oyun. Karakterler çok eğlenceli. İçerisinde çok iyi seçilmiş şarkılar var. Özellikle oyuncuların dekor değiştirme sahnelerini çok sevdim ve orada kullanılan şarkıları da... Süresi yaklaşık 2,5 saat, biraz uzun ama sıkılmıyorsunuz. Bu nedenle tavsiye edeceğim oyunlardan biri.

Detaylı bilgi için; http://www.tiyatroaklakara.com/urun.asp?urun_id=84

Keyifli seyirler.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Günün Notları



- Nisan ayının ilk gevezeliğine hoş geldiniz!

- İbb Şehir Tiyatroları tarafından düzenlenen "müzikal geceler" için biletler 15 Nisan'da satışta olacakmış, kaçırmayın!

- Karnaval.com aracılığı ile Borusan Klasik de dinlenebiliyormuş. Özellikle yolda dinlemek çok keyifli oluyor, hem kitap okuyabiliyor hem de müzik dinliyorum.

- Geleneksel bahar dönemi iznim başladı, süper bir program hazırladım kendime. Detayları zamanla buralarda olur.

- Deniz'in twitterdaki bir yorumu sayesinde Bonobo ile tanıştım. Çok keyifli albümleri var, tavsiye ederim. Hem Deniz'in de dediği gibi belki yeni albümlerinin şerefine İstanbul'a da uğrayabilirler.

- “Piri Reis ve 1513 Dünya Haritası: 500 Yılın Gizemi” isimli sergi 31 Mayıs tarihine kadar Tophane-i Amire'de olacak, kaçırmayın.

- Yorgunluk, grip vb gibi sebeplerle 5 festival filmimi kaçırdım, pek mutsuzum.

- 24 Mayıs tarihli Buika konserine bilet almak ise mutluluk sebebi.

- Bu aralar biraz yavaş okuyorum sanırım bir de ne okuyacağıma karar vermekte zorlanıyorum. Bu aralar zor beğeniyorum. Bu aralar depresyonda mıyım neyim?

- Böyle beklenmedik anlarda gelen kartpostallar ve bir de onları gönderen -çoğu blog sahibi- güzel insanlar var, iyi ki var.

- Bir de instagram var, fotoğraf makinemin bozuk olduğu bu uzun süreçte o olmasa ne yapardım bilmem!

- Bir de izleyeceğim iki opera için biletim ve yüksek dozda heyecanım var.

- Ayrıca çok güzel bir ajandam ve neredeyse her tatil günü dolu olan sayfaları var.

- Bir de şöyle bir şey var;

Bazen insanlar çok güzel oluyordu.
Görünüşleriyle değil.
Söyledikleriyle de değil.
Sadece varlıklarıyla.

31 Mart 2013 Pazar

Ceylan Ertem




Ceylan Ertem, sevgili Ceren ve blogu sayesinde tanıştığım ve çok sevdiğim seslerden biri. Hatta üşenmedim baktım Ceren'in şuradaki 2010 tarihli yazısında görmüşüm.

Dinledikten sonra vazgeçmek mümkün değil tabi, Ütopyalar Güzeldir albümünü ve diğer şarkılarını canlı dinlemek için konser tarihlerini takip ediyordum ancak akşam vardiyasında olmamdan dolayı bir türlü uygun tarih yakalayamadım.

Ancak geçtiğimiz Cuma günü Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde Sezen Aksu Tribute konseri vardı, izinli olmamdan dolayı bu fırsat kaçmaz dedik ve aldık biletlerimizi.

Ceylan Ertem, sahnede çok enerjik ve sempatik. Tavırları çok doğal, arkadaşları ile iletişimini izlemek bile keyifliydi.

Yanlış anımsamıyorsam 2 tanesi Murat Çopur tarafından seslendirilmek üzere toplam 19 şarkı çaldılar. Hepimizin mutlaka bir anısına eşlik etmiş Sezen şarkıları; Güllerim Soldu, Vazgeçtim, Onu Alma Beni Al, Kalbim Ege'de Kaldı, Tutsak, Kolay Değil, sözlerinin büyük kısmının beni anlattığına inandığım Adem Olan Anlar :) ve uzun süredir dinlemediğim hatta beynimin tozlu raflarında unutulmuş olan Lunapark...

Her ne kadar uzun süresine rağmen yorgunluğumu kat be kat artırmış olsa da kulaklarımıza ve bize çok iyi gelen bir konser oldu.

25 Mart 2013 Pazartesi

Kırmızı


Devlet tiyatrolarında geçen sene izlemek istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım, ressam Mark Rothko ile ilgili bir oyun. Ünlü bir restaurant için verilen resim siparişini hazırlarken yardımcı olması amacıyla yanına bir asistan alması, resimlerin yapılış süreci ve bu süreçte asistanı ile resim, sanat, edebiyat ve müzik üzerine yaptığı sohbetlerden oluşuyor.

Dekor, özellikle de pencere kısmı çok başarılı. Dört mevsim teması çok iyiydi. Müzik, oyuna çok yakışmıştı, özenle seçildiği belli. Metinde geçen ışık oyunları ile ilgili kısım ve sonrasındaki ışık oyunları da keyifliydi.

Resim ile ilgilenen, edebiyatı seven, klasik müzikten hoşlanan, tiyatroda sadece kahkaha aramayan herkesin çok büyük keyifle izleyebileceği bir oyun.

Bir de çay gibi demlendikçe tadı artan bir oyun, üzerine düşündükçe daha fazla anlaşılır ve keyif veren bir hal aldı.

Keyifli seyirler.

17 Mart 2013 Pazar

Günün Notları





- İstanbul için en sevdiğim etkinliğin başlamasına az kaldı, 9 tane film için biletlerim hazır.

- Gitmeyi çok istediğim filmlerden "Sen Aydınlatırsın Geceyi" için bilet bulamadım, üzücü.

- Andre Rieu konser için İstanbul'a geliyor ancak konser biletleri oldukça pahalı, gitmem zor gibi :(

- Chill Out Festival 19 Mayıs'ta, Tindersticks ve Nouvelle Vague geliyor!

- Babylon Soundgarden ise 25 Mayıs'ta, Kings of Convenience da orada olacak!

- O değil de New York Filarmoni Orkestrası konserine de biletim olsaydı keşke...

- Ruby Sparks'ı izledim bugün, tavsiye ederim.

- Filmde daktilo sahnelerini görünce daktilo alma isteğim geri döndü.

- Şu ana kadar biriktirdiğim konser, tiyatro, festival biletlerimi ve bazı ıvır zıvırı bir deftere yapıştırdım, yanlarına da küçük ve önemli anları hatırlatan notlar yazdım. Güzel oldu. En azından bazı şeyleri unutmamam için yardımcı olacak.

- Psikodrama dersinin sonunda hocamızın verdiği sözde hediyeler vardı. O kağıdı buldum geçen gün. Bana "cesaret" hediye etmiş. Bende hiç olmadığını o kalabalık sınıfta toplam 16 saatlik derste anlamıştı.

- Özlemekten yoruldum...

- Bir de bazı şeyleri ertelemekten...

- Nisan'da bir hafta izinli olacağım, biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Özellikle de kafamı dinlemeye.

- En yakın arkadaşlarımdan biri artık başka bir şehirde yaşayacak, kendine bir yol çizdi. Şimdi kendimi daha da yalnız hissediyorum.

- Bir de şöyle bir şey var;

Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.

14 Mart 2013 Perşembe

Zengin Mutfağı




"İnsan kime hizmet ettiğini düşünmeli..."


Oyun eski pehlivan Lütfü Usta'nın bize yani seyirciye yönelttiği bir soru ile başlıyor. Kendisi uzun yıllar aşçı olarak çalıştığı ve Kerim Bey'e ait olan evden ayrılmak üzeredir, kararını vermiştir ama yine de danışmak ister. Ardından ayrılma kararını vermesine sebep olan olayları ve değişimi anlatmaya başlar.

İlk gösterimi Aralık ayında yapılan oyun talihsiz bir şekilde programdan kaldırılmıştı ancak Mart ayına ait programda görünce hiç düşünmeden aldım biletimi.

Birkaç yıl önce aynı isimli filmi izlemiştim. Lütfü Usta rolünde Şener Şen vardı. Çok sevmiştim. Oyunun ismini ilk kez programda görünce de çok heyecanlanmıştım. Boşuna değilmiş. Oyunun her anı, oyuncular, teknik ekip ve sahneleniş tarzı çok çok başarılı. Gözlerimizin dolduğu, buruk hissettiğimiz, hatta ağladığımız anları kadar kahkalarla güldüğümüz anları da unutulmazdı. Vermek istediği mesajı hiç dolandırmadan ve sıkmadan veren bir oyun. Benim için en az iki kez izlemek isteyeceğim, ayakta alkışlanması gereken bir oyun.

Mart ayının devamında görünmüyor ama yakaladığınız ilk anda mutlaka izleyin.

Keyifli seyirler.

7 Mart 2013 Perşembe

Blog Buluşması - 2



Belki de aylar önce olması gereken bir buluşma gerçekleşti geçtiğimiz ay, edabellaa ve kutupayusu ile buluştuk, tanıştık, bol bol konuştuk. En sevdiğim blogların sahibeleri artık bunun ötesinde, birer arkadaş benim için. En kısa zamanda farklı planlarla tekrar buluşmak dileğim.

Günden kalanlar

- Ara Kafe

- Hediyeler

- Karaköy

- Ara sokaklar

- Bol fotoğraf

- Karabatak Kafe

- Salt Beyoğlu

- Mısır Apartmanı

- Bol gevezelik

- Bol bol yürümek

Blog insanları güzeldir, blog insanları düşüncelidir, blog buluşmaları ise candır. Koruyunuz ve bu geleneği devam ettiriniz.

4 Mart 2013 Pazartesi

Biraz Tiyatro



Tanrı

Yazarı tarafından finali henüz yazılamamış bir oyunda sıkışıp kalan Antik Yunan karakterleri, oyunlarına bir final bulmaya çalışmaktadır. Ancak bunu sahnede yani seyirci önünde yapmak zorundadırlar. Çünkü oyun başlamıştır. Seyirciler, başka bir zamana ait İstanbul'da yaşayan insanlardır ve onlar da tıpkı oyuncular gibi bir yazar tarafından yazılmıştır.

İki farklı zaman ve insan topluluğu bir araya gelir ve sahnede işler karışır.

Tiyatro Akla Kara oyunlarını sevdiğimi her defasında dile getiriyorum. Bu oyun da onlardan biri. Aynı zamanda Woody Allen'a ait bir oyun.


Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi

Dijana, Ukrayna'dan Türkiye'ye, zengin bir evde bakıcı olarak çalışma umuduyla gelir. Arkadaşı aracılığı ile tanıştığı Mustafa'ya aşık olur. O andan itibaren olaylar beklemediği bir yola girer, pasaportu elinden alınır ve fuhuşa zorlanır.

Oyun, insan tacirlerinin hapsindeki Dijana'yı üç farklı zaman ve mekanda anlatıyor. Her ne kadar iç burkan bir konu olsa da Dijana'nın umudu ve çocuksu halleri gülümseme sebebi oluyor.

Mutlaka izlemeniz dileğiyle.

Not: Oyundan çıktıktan sonra içinize oturacak sıkıntıyı hafifletmek için uzun bir yürüyüşe ihtiyacınız olacak.


Michelangelo

Michelangelo Buonarroti hepimizin bildiği gibi muhteşem eserlere sahip, ressam, heykeltraş, başarılı bir Rönesans dönemi sanatçısı. Peki Michelangelo yani Michele kim? Düşünceleri, duyguları, hırsları, korkuları neler? Nasıl bir insan? Muhteşem Pieta ya da Sistine Şapeli ile uğraşırken bir sanatçının karşılaşabildiği zorlukların yanı sıra yaşadıkları neler?

Oyun, yazarının da açıkladığı gibi sanatçının insani yönünü ele alıyor. Atilla Şendil, bir an deli, bazen yakın arkadaş, biraz dahi hatta tutkulu ama her daim hissederek oynuyor. Dekor ise muhteşem. Zaten Tekel Sahnesi adeta bu tür oyunlar için var.

Oyunun final sahnesi ise benim için çok etkileyiciydi. Bir kez daha izlemek istediğim oyunlardan.

Keyifli seyirler.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Masumiyet Müzesi



“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

Sanırım beş yıl kadar önceydi, kitap çıkalı çok uzun süre olmamıştı. Yazarın diğer kitapları ile aram çok iyi olmasa da merakıma yenik düşüp aldım. Hatta serviste bir arkadaşımla aynı günlerde okuyup bitirdik. Bazen sıkıldım, bazen kızdım ama çoğunlukla etkilendim Füsun ile Kemal'den. Ancak en çok Kemal'in tutkusundan. Sigara izmaritleri dahil Füsun'a ait eşyaları biriktirecek hatta bunu yapabilmek için çalacak kadar büyük bir tutkuydu.

Kitabı okuduktan uzun bir süre sonra müzenin açıldığını öğrendik. Bloglarda gidenlerin yorumlarını okudum, müzenin fotoğraflarına baktım. Merakım arttı, gidip görmek için planlar yaptım ancak her defasında bir aksilik yaşadım. Elbette herşeyin bir zamanı vardır. Tamamen farklı bir plan için yola çıkıp kendimizi müzede buluşumuz başka ne ile açıklanabilir?

İstiklal Caddesi'nin Cumartesi kalabalığına karıştık. Sonrasında ise ara sokaklar. Çukurcuma müzeden önce bir önsöz gibi, antikacılar, kediler, eski evler, dar sokaklar...

Kitaplarımızı getirmediğimiz için biletlerimizi alıp girdik içeri. Giriş katında bir duvar dolusu sigara izmaritleri ve beni çok etkileyen şu söz karşıladı bizi "onlar yoksulluğun para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı." Sigara izmaritlerinin altında notlar vardı. O günü, o anı hatırlatan küçük mesajlar.

Birinci kata çıktığımızda karşımıza gelen ilk hatıra Füsun'un tek kalmış kelebek küpesiydi. Belki de en çok görmeyi istediğim hatıra. Kitaptaki bölümlere uygun raflar yapılmış, içerilerinde ise yine kitapta anlatılan nesneler vardı. Her ne kadar okuyalı uzun süre olsa da gördüğüm herhangi bir nesne kitaptaki bir cümleyi, bölümü getirebiliyordu aklıma. Tüm katları gezdik, en üst katta Kemal'in odası, Orhan Pamuk'a ait kitabın yazımı esnasında kullanılan kalemler, notlar ve yine kitapta çok etkilendiğim bir cümlesi karşıladı bizi. Tekrar alt kata inip müze mağazasına uğradık ve hiç düşünmeden aldım kelebek küpelerden bir çiftini.

Müzede gördüklerimizin etkisi hala üzerimizdeyken çıktık dışarı. Aklımız başka bir zaman ve mekandaydı biz başka...

"Kırılan kalbin acısının ve küskünlüğünün kimseye yararı yok."


18 Şubat 2013 Pazartesi

Günün Notları



- Uzun zamandır yazmamışım notları, biraz gevezelik edeyim.

- Mr ve Eeg sonuçlarının güzelliği kadar rahatlatıcı bir şey yok sanırım!

- Melis Danişmend'in albümünü hala almadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz.

- instagram güzeldir uzak kalmayınız bol bol fotoğraf ekleyip gözümüzü şenlendiriniz.

- Benimki şu mesela; instagram.com/banuhidirlar, bol bol kitap fotoğrafı görebilirsiniz.

- Müzekart+ yenilemesini yaptım, mutluyum.

- İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın 40 yıllık tarihinin anlatıldığı kitap İkaseve çıktı, almalı!

- İstanbul Modern'de "Haneke" ve "Fon Şehirler" isimli film gösterimleri yer alacak, kaçırmayınız.

- SALT Beyoğlu'nda “Duvar resminden korkuyorlar” isimli sergiyi görmeli.

- Koç Müzesi'nde "İşte Güneş", "Bu Treni Kaçırmayın" ve "Yol Efsaneleri" sergileri kaçmamalı!

- Pera Müzesi'nde ise "Nickolas Muray Bir Fotoğrafçının Portresi" sergisi kaçmamalı.

- 30 Mart-14 Nisan tarihlerinde festival geliyor, şimdiden heyecan sardı. Bakalım hangi filmler gelecek...

- Masumiyet Müzesi gezilmeli, bilginize!

- İstiklal Caddesi'ni çok sevdiğimi söylemiş miydim?

- Bu ay çok güzel kitaplar alıp oyunlar izlediğimi de eklemeden geçemeyeceğim.

- Haftasonu trafik stresi yaşamamak için vapurları kullanınız, temiz hava, bol manzara yanınıza kar kalsın :)

- Gevezelik etmediğim dönemde çok güzel bir blog buluşması yaşadım. Aslında blog buluşması da denemez, henüz blog açmamış ama açmak için gezinirken benim blogumla karşılaşıp bana email gönderen ve o zamanlarda benim için "güzel insan" şu an ise "güzel insan + dost" ile buluştuk. Bir kafede oturduktan sonra ilk kez saate baktığımızda aradan 3 saat geçmişti. Saatler, konular, gevezelikler hep birbirini kovaladı, yeni planlar yapıldı, can sıkıntıları paylaşıldı, bol bol kahkaha atıldı, sonraki günlere buluşmalar düzenlendi. Bir de baktık her gün mutlaka ses verir olmuşuz birbirimize.

- Şimdilik bu kadar. Seviyorum seni blog.

16 Şubat 2013 Cumartesi

Sessizlik





"Bir kadının bilgeliği sessizliğidir."

Lord Silence, annesi tarafından büyük bir sır ile yetiştirilir. Öyle bir sırdır ki Lord'un kendisi bile bunu bilmemektedir! İngiltere kralı, ağabeyi tarafından sürgüne gönderilen Prenses Ymma ile Silence'ı evlendirmeye karar verir. Böylelikle düğün gecesi Silence sırrını Ymma'nın yardımı ile öğrenir.

Oyun başka bir çağda, başka bir ülkede geçse de tanıdık olan birşey var; kadının kaderi, sessizliği ve erkek egemen dünyada kendini kabul ettirme çabası. Ymma'nın asiliği biraz da bundan.

Tüm oyuncular çok başarılı ama sahne geçişlerini sağlayan yardımcı oyunculara bayıldım. Bir de Roger rolüne. O kadar başarılıydı ki sevmemek elde değil.

Bu oyunu mutlaka izleyiniz, özellikle Üsküdar Tekel Sahne bu oyun için mükemmel bir seçim. Oyundan çıktıktan sonra ışıklardan karşıya geçip Boğaz manzarası eşliğinde oyun kritiği yapmak da kazancınız olsun.

Keyifli seyirler.

3 Şubat 2013 Pazar

Sherlock Holmes



Sir Arthur Conan Doyle'un eseri ünlü dedektif Sherlock Holmes'ü bilmeyen yoktur sanırım. Hatta çoğumuzun mutlaka bir macerasını okumuşluğu ya da filmini, dizisini izlemişliği vardır. Tiyatro Ak'la Kara ünlü dedektifi sahneye taşımış. Bunu duyup izlememek olmazdı.

Oyun, Kerem Kobanbay tarafından uyarlanmış. İlk perdede ukala dedektifimizin belki de saygı duyduğu tek kadın olan Irene Adler sahneye çıkıyor. "Bohemya'da Skandal" isimli bu hikayede Irene Adler, Bohemya Kralı'na bir fotoğraf nedeniyle şantaj yapmaktadır. Sherlock Holmes'ün görevi fotoğrafı bulmaktır. İlk bölümde Sherlock ve Irene'nin zekası savaşır. ''Danseden Adamlar'' isimli ikinci bölümde ise bu kez Sherlock Holmes'ten yardım isteyen Irene Adler'in eşi Godfrey Norton'dır. Eve gelen ve sadece dans eden çöp adamlardan oluşan esrarengiz mektuplarla ilgili yardım ister.

Tiyatro Ak'la Kara, kurs arkadaşımla evimiz gibi oldu. Şu ana kadar izlediğimiz tüm oyunlarını da sevdik. Tabi sahnelenen oyunların ilgi duyduğumuz konulara, yazarlara ya da karaketerlere yakınlığı da önemli bir unsur.

Sherlock Holmes'e, zekasına, ukala tavırlarına ve maceralarına doyamayanlardansanız bu oyunu izlemenizi tavsiye ederim.

Keyifli seyirler.


29 Ocak 2013 Salı

Melis Danişmend



Melis Danişmend, uzun süredir keyifle dinlediğim seslerden biri. Günün Notları yazılarımda da birkaç kez konserine gitme isteğimi dile getirmişliğim var. Ancak 12/01/2013 tarihine kadar bir türlü denk gelmemişti.

Yeni albümü "Biraz Gülmek İstiyordum" için Salon İKSV'de vereceği konserin biletlerini görünce en az benim kadar istekli can dostuma haber verip aldım biletlerimizi. Hem kendime bundan güzel bir doğumgünü hediyesi verebilir miydim? Sonrasında o keyifli ve heyecanlı ama bir o kadar da sancılı bekleme süreci...

Konser günü şansımıza hava yağmurluydu. Arkadaşımla konser öncesi bir de tiyatro keyfi yapacağımız için erkenden yola düştüm. Önce D&R'dan albümü satın aldım hatta koliden çıkartıldı daha yeni gelmişti :)

Oyunu izledikten sonra Taksim'e geçtik, birer kahve içtik. Ardından birkaç pasaj ve kitapçı dolaştık. Elbette alışveriş yaptık :) Zaten elim doğumgünü hediyeleri ile doluyken bir de aldıklarımız eklendi çok da güzel oldu :) Konser saati yaklaştığında Salon'a gittik. Hatırladığım kadarıyla gecikme olmadan başladı konser. Öncelikle yeni albümden birkaç şarkı dinledik ardından eski albümden ve tabi cover şarkılar da vardı. Bir iki şarkı da birden fazla kez söylendi. Yine yanlış hatırlamıyorsam arasız 2 saat kadar sahnede, düşmeyen enerjisi ve keyifli haliyle çok sempatik bir Melis Danişmend vardı.

Hem muhteşem bir sesi canlı dinledik hem de çok keyifli bir gün geçirdik.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Biraz Tiyatro


Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye

"Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.

Hişt hişt!”


...Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnek yontmak için taşıdığım çakımı çıkardım, kalemimi yonttum. Yonttuktan sonra, tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım...Yazdım... Yazdım... Yazdım!

Sezon açılışımı (geç de olsa) yaptığım oyun. İkinci kez izledim. İki kez daha izlerim. Öyle keyif veren bir oyun. Sait Faik hikayelerinden küçük bir sunum diyebiliriz. Özellikle bir yağmur ve Beyoğlu sahnesi var ki tadına doyulmaz. Bir de çok güzel hikaye anlatan, rolüne yakışan bir oyuncu var sahnede. Mutlaka izleyin, güzel bir hikaye dinlemeye hepimizin ihtiyacı var.


Yağmur Durduğunda

"Belki de insanın söyleyecek bir şeyinin kalmaması, söyleyecek birçok şeyi olduğunu söylemenin bir başka yoludur."


Devlet tiyatrolarında bu sezon izlediğim ilk oyun. 1960lardan başlayıp 2039 yılına kadar devam eden bir süreci ve kesişen yolları anlatıyor. Tek bir dekor ancak farklı zamanlar ve farklı iki yerde (Avustralya ve Londra) geçen bir hikaye.

Uzun bir süreci anlattığı için karakterlerin genç ve yaşlı hallerini görüyoruz oyun boyunca. İlk perdede karışıklığa sebep olabiliyor bu durum. Ancak ikinci perdede taşlar yerine oturuyor.

Anlattığı hikayenin hüznü ve ağırlığı nedeniyle sinirlerinizin buna yeteceği bir günde izlemenizi tavsiye ederim.


Sidikli Kasabası Müzikali

Konusu sürpriz değil bu nedenle de her yerde okuyabilirsiniz. Ben bu oyunda neler gördüğümü paylaşacağım yalnızca.

- Genç ve enerjik bir kadro
- Anlatıcının olduğu keyifli sahneler
- Biraz klişe de olsa aşk hikayesi
- Muhteşem sesler (çoğu tanıdık geldi bana sanırım seslendirme geçmişleri var)
- Başarılı danslar
- Yavaşlatılmış (slow motion) sahnelerin tiyatro sahnesindeki başarısı
- İleride daha da güzel oyunlar ortaya koyabilecek yetenekler
- Bir türlü sevemediğim ama maalesef gerekli olan mikrofonlar

6 Ocak 2013 Pazar

Happy Birthday To Me


Aylar öncesinden futureme.org aracılığı ile kendime gönderdiğim kutlama mesajı. Belki bir gün cesaret eder ve yanıt yazarım...



Sevgili Banu,

Nasılsın? Bu mesajı yazarken işyerinde, uykusuz ve mutsuzdun. Umarım okurken çok daha mutlusundur. Ve umarım korkularından arınmışsındır. Çünkü sen mutlu olmayı hakediyorsun. Yine yalnız bir doğumgünü mü geçiriyorsun? Umarım seni hakeden biri hayatına girmiştir ve umarım sen de ona hakettiği değeri veriyorsundur. Arkadaşlarından, dostlarından hatırlamayanlar var yine biliyorum ama takma kafana. Biliyorum doğumgünlerine çok değer verirsin ama herkesin seninle aynı fikirde olmasını bekleyemezsin. Beklediğin taktirde de mutsuz olursun bugüne kadar olduğu gibi.

Bu mesajı okumana aylar var, önünde bir Filmekimi, bir sürü konser, tiyatro, yılbaşı belki bir yurtdışı gezisi olacak. Hepsine katılmayı çok istersin bilirim ve umarım zaman ayırabilmişsindir. Ama olmadıysa da üzülme. Yeni fırsatlar her zaman olacaktır. Kaçırdıklarına üzülmekten onları göremiyorsun, biliyorsun!

Hala düşündüğün eskiler var mı? Varsa sil at kafandan artık. Sen de biraz bencil ol, sen de kendini düşün biraz. Kendini eleştirdiğin, yerden yere vurduğun yeter. 30 yaşın senin için değişimin doğumu olsun olur mu ?

Hala borçların var mı? Hiç mi rahatlayamadın, kurtulamadın mı hala onlardan?

Gittiğin oyunlar, okuduğun kitaplar neler? Blog yazıyor musun hala? Umarım yazıyorsundur. Orada güzel insanlar tanıdın, keyifli ve düşünceli insanlar. Onlardan vazgeçme. Yazmaktan da vazgeçme. Haa sahi bir daktilo almak istiyordun alabildin mi?

İhmal ettiğin arkadaşlarına zaman ayırabildin mi? Ailen iyi mi? Onlara da zaman ayırabiliyor musun istediğin kadar?

Sahi sağlığın nasıl? Ameliyattan kalan etkilerden kurtulabildin mi? Baş ağrıların hafifledi mi? Verebildin mi ameliyat sonrası kilolarını?

Ne çok soru sordum değil mi? Bu kadar gevezelik yeter sanırım. Çok mutlu bir doğumgünü geçir bu kez olur mu? Bu yaşın sana hep güzellik hep iyilik getirsin. Şimdi, bu mesajı yazarken aynaya baktın ve asık suratınla karşılaştın yine, okurken de bak aynaya yine aynı asık surat mı karşındaki? Öyleyse hemen değiştir, lütfen değiştir bu durumu.

Sevgiler...